Eleştiri
The Beloved | Sanatın ve Egonun Ötesinde
Sentimental Value‘dan sadece bir sene sonra, film yapma eylemini aile içi iyileşme ve hesaplaşma aracına dönüştüren bir film daha çıktı karşımıza. Rodrigo Sorogoyen imzalı The Beloved, bir yönetmenin kendi kızını yeni projesinde oynatmak üzere yıllar sonra hayatına geri çağırmasıyla başlıyor. Sinema tarihinin artık canı çıkarılmış o meşhur “sanatçı ve ilham” romantizmine yüz vermek yerineyse kamera arkasındaki egonun nelere kadir olabileceğine bakıyor film. Javier Bardem’in canlandırdığı Esteban, yıllar önce İspanya’dan Hollywood’a uzanmış, ödüllere doymuş ve şiddet de içeren domestik huzursuzluklarının bahanesi alkol bağımlılığını geride bırakmış bir yönetmen. Ülkesine dönüp çektiği yeni filmde başrolü, uzun zamandır görüşmediği ve duygusal olarak da epey zarar verdiği kızı Emilia’ya (Victoria Luengo) teslim etmek istiyor. Ne var ki bu buluşma, amacını hızla aşıp iyi bir film çekerek ortak ve unutulmaz bir deneyim yaratmanın ötesine geçiyor; geçmişte yarıda kalmış, belki de hiç açılmamış bir baba-kız hesaplaşması başlıyor. Film içerisinde film izlesek de esas setin Desierto adındaki o kurmaca yapım değil, Esteban ile Emilia arasındaki dikenli tellerle örüldüğünü hiç unutmuyoruz.
Javier Bardem’in Esteban’ı iyi niyetli bir baba olmaya çalışsa da iyi bir yönetmen olmanın alışkanlıkları araya girince kendiyle çelişen biri. Kızına rolünü teklif ederken son derece nazik, hatta sevimli ve bizi değiştiğine ikna edebilecek adama, Emilia’nın çekim sırasındaki haklı itirazları karşısında tahammülsüz, karşısındakini küçümseyen ve öfkesini dindirmekte güçlük çeken birine dönüşebiliyor hızla. Geçmişte yaşanan travmatik bir olayı da kızının hatırladığı biçimiyle kabul etmeyip onu kendi hafızasından şüphe ettirmeye çalışması, karakterin kim olduğunu anlamak adına güzel bir detay. Sorogoyen senaryoya şöyle bir katman da eklemiş; kendi filminin sömürgecilik ve ataerkil iktidar ilişkilerini sorguladığını söyleyen Esteban’ın, sette aynı iktidar mekanizmalarını bizzat yeniden ürettiğine şahitlik ediyoruz. The Beloved‘ın bütün ironisi de burada. Vitrine koyduğuyla uygulamadaki kişiliği arasında uçurumlar olan bir başka erkeği izletiyor bize. Tabii sinema yapmanın da usulca masaya yatırıldığı bir tarafı var tüm bu çekişmenin arasında. Kamera kimin elinde, hikâyeyi aslında kim anlatıyor ve söz hakkına sahip olanların etkileri nerede derken, son ürün karşımıza çıkana kadar bir anlatının geçirdiği aşamaları da ele alıyor The Beloved.
Çatışmanın taşıyıcısı Esteban olarak Javier Bardem’in ortaya koyduğu oyun enfes. Bağırıp çağıran, karikatürleşmiş bir zorba olarak çizmemiş bu adamı. Onun yerine kıvrak zekâsının iki tarafıyla da tanıştırıyor bizi. Hem elde ettiği kariyerin karşısındaki insanda yarattığı etkiden yararlanarak çekiyor bizi, hem de küçük çatlaklar arasından sızan, asla saklayamadığı zalimliğiyle rahatsız edici bir pozisyona çekiyor. Bir bakışta sizi kazanabilecek kadar çekici, bir sonraki anda da kendisinden nefret ettirecek kadar tehditkâr. Oyun arkadaşı Victoria Luengo’nun Emilia performansı ise dikiş yerlerini biraz daha fazla belli ediyor. Babasının olmadığı bir habitatta kazandığı özgüveni, onun yanında yeniden küçülerek çocuk hâline gerileyişinde, travma sonrası verilen fiziksel reaksiyonun izlerini görüyoruz. Ancak Bardem’inki kadar nüanslı olduğunu söyleyemiyorum. İkilinin birlikte oynadığı uzun diyaloglu sahnelerin başarısını yadsımayacak olsam da göze çarpan bir oyun stili farkı var.
Filmin doruk noktası da Esteban’ın bir sahnenin çekimi sırasında kontrolünü tamamen kaybettiği o upuzun sekans. Giderek gerilen set, oyuncuların ve ekibin yorgunluğu, baba-kız arasındaki çözülememiş meseleler derken The Beloved, bütün birikimini tek bir patlamada topluyor. Hem çok iyi çekilmiş, hem de seyircinin gerçeklik algısıyla oynayan bir kısım bu. Kameranın arkası, önü, set ya da doğal yaşam alanı demeden eze eze ilerleyen ürkütücü ve etkili bir oyun koyuyor Sorogoyen sahneye. Tabii keşke film bu gerilimin ardından nereye gideceğini daha iyi bilseydi. Sorogoyen, elindeki malzemeye güvenmek yerine film içerisinde film yapıyor olmasına da güvenip her şeyle oynamış. Görüntünün renklerinin değişmesi, ölçek farklılıkları, film formatlarında yapılan oynamalar bir noktadan itibaren karakterin iç dünyasına açılan küçük pencereler gibi çalışmayı bırakıyor maalesef. Filmin anlattığı duyguların altını kalın kalın çizdiği garip bir kakofoniye dönüşüyor. Sinema üzerine bir şey söylemek isterken sinemanın kendisine fazlaca hayran kalarak lafı uzatması beni pek rahatsız etmese de duygusal bütünlüğünü bozan bir yönsüzlük var son çeyrekte.
Sanatın iyileştirici gücü üzerine kafa patlatan filmlerin aksine, yaratıcı sürecin insanları birbirine yaklaştırabileceği fikrine çok dayanmamasını sevdiğimi söylemeliyim yine de. Bazen o üretimin durmasının, güce sahip olduğumuz koltukların sarhoşluğundan da arınmamız gerektiği yönündeki beyanları iç açıcı. Bir taraftan da tabii kişisel olandan beslendiğini unutmamak gerekiyor galiba. Sorogoyen, yazdığı ve bence pek güçlü olan metnin tek başına nefes almasına izin vermeyerek, tıpkı Esteban gibi yönetmen kimliğini çok hissettiriyor. Yedinci uzun metrajlısını çeken birinin “egzersiz” yaptığını söylemek de saçma olacak bir taraftan; ama maalesef her sahneyi aşırı derecede kontrol etmeye çalışan bir adamın portresi de benzer bir çalışma disipliniyle perdeye taşınmış gibi. Yine de kapanış jeneriğinden bu yana filmin bende bıraktığı etkinin büyüdüğünü itiraf etmem gerek. Kapatamadığı finalinden önce denediği ve çok da iyi kotardığı fikirlerini yabana atamıyorum.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




















