Basın Odası
Anne Hathaway, The Odyssey’yi anlatıyor
Altın Küre üyeliğimin avantajlarından biri de ödül sezonunda varlık göstermek isteyen filmlerin yapım ekipleriyle basın toplantılarında buluşma imkânı tabii ki. Christopher Nolan’ın The Odyssey‘si, yazın gösterime girdiği için Altın Küre’ye özel olarak bugüne kadar bir etkinlik düzenlememişti. Ama Anne Hathaway’le buluşma fırsatı doğunca koşarak katıldım! Ne yazık ki benim sorum Hathaway’e ulaşmadı. Nolan’ın zaman mefhumuyla olan ilişkisinin The Odyssey‘de Penelope üzerinden kurulması üzerine bir soru yollamıştım. Neyse, illa ki yolumuz bir başka filminde kesişir diyelim ve diğer üye gazetecilerin yönelttiği suallere göz atalım isterseniz. Oscar ödüllü aktris; Nolan’la üçüncü kez çalışmaktan Penelope’yi hazırlama sürecine, Matt Damon’la kurduğu ortaklıktan filmin onu nasıl değiştirdiğine kadar, The Odyssey hakkında merak edilenleri anlattı. Buyurun…
Christopher Nolan’la üçüncü filminiz. Yeniden onunla çalışmak ve kariyerinizin farklı dönemlerinde onunla çalışmış olmak sizin için nasıl bir deneyim?
Her seferinde inanılmaz bir minnettarlık hissiyle doluyorsunuz. Chris gerçekten ilham verici biri ama aynı zamanda çok samimi ve ayakları yere basan bir insan. İnanılmaz bir kombinasyon! Hayatınızda daha önce hiç bu kadar çok çalışmamış olsanız da her sabah erkenden kalkıp orada olmak, her saniyesini değerlendirmek istiyorsunuz. Hem muhteşem bir sanatçı ve harika bir zihinle çok güzel sohbetler ediyorsunuz hem de karşınızda son derece mütevazı biri var. Böyle bir deneyimin sizi geliştirmemesi mümkün değil.
Benim açımdan belki de en özel tarafı, onunla hayatımın üç farklı on yılında çalışmış olmam. The Dark Knight Rises sırasında 20’li yaşlarımdaydım, Interstellar‘da 30’larımdaydım, şimdi The Odyssey‘de 40’larımdayım. Dolayısıyla hayatımın her döneminde ondan çok şey öğrendiğimi hissediyorum. Şimdi bir kariyerim ve bir ailem de var. Chris’i tanıdığım bütün zaman boyunca onun da hayatında bunlar vardı. Onun ve Emma’nın hırslarıyla hayatlarını nasıl bir arada yürüttüklerinden artık daha da fazla ilham alıyorum.
Penelope gibi temeli 3.000 yıl öncesine dayanan bir karakteri canlandırırken nasıl bir ağırlık hissettiniz?
İlk birkaç gün bir alışma süreci yaşadım. Üçüncü günün sonunda Chris’in yanına gidip “Özür dilerim, sahne içinde ağırlığımı aktarmakta biraz zorlanıyorum.” dedim. Çünkü karakterden karaktere geçerken zihnimde yüzlerce yıllık tarihi aşmam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Sonra bunu bırakıp rahatlamam gerektiğini anladım. Çağdaş bir karakteri oynamaktan çok farklı elbette. Öncelikle o karakteri şekillendiren etkileri ve dünyada olup bitenleri anlamanız gerekiyor. Düşüncenin, ahlakın, dinin ve kültürün gelişimi gibi benim sahip olduğum ama onun erişiminin olmadığı bütün bu şeyleri hesaba katmalısınız. Ama Penelope’de çok evrensel, çok etkileyici ve neredeyse ilkel bir şey de var. Ben esas olarak buna odaklandım.
Hazırlık sürecinde bana yardımcı olan metinlerden biri, İbranilere Mektup üzerine çalışan bir din tarihçisi tarafından yazılmış bir kitaptı. Antik Yunancadan uyarlanmış bir metin olması, antik Yunan dünyasını ve ardından bunun büyüdüğüm Yahudi-Hıristiyan etiğiyle nasıl kesiştiğini anlamam açısından çok faydalı oldu. İçinde karaktere ulaşmamı sağlayan bazı Yunanca kelimeler de vardı. Bazen böyle kelimeler karaktere açılan bir kapı görevi görüyor.
Penelope geleneksel olarak sabır ve sadakatle tanımlanıyor. Siz ise onun gücünü, öfkesini ve hayal kırıklığını da öne çıkarıyorsunuz. Geleneksel Penelope algısına neyi katmak istediniz?
Aslında bu seçimlerin arkasındaki motivasyon “geleneksel algıya meydan okumak” değildi. Dışarıdan bakarak yaklaşmadım. Dünyaya bir şey kanıtlamaya çalışmıyordum. Chris’in yorumuna ve metne odaklandım. Kelimelerde o kadar büyük bir müzik ve oynayabileceğiniz o kadar çok dinamik vardı ki zaten her şey senaryoda hazırdı.
Penelope’nin belli sahnelerde üzerindeki baskıyı boşaltabilmesini oynamaktan çok mutlu oldum. Bu karakterle geçirdiğim zamandan çıkardığım şey ise Penelope’nin strateji ve kurnazlık açısından Odysseus’a denk olduğu. Onun maskelerini ve güvende kalmasını sağlayan şeyleri düşündüm. Bir kraliçe olarak kralı ortada yokken bir krallığı yönetmenin ne anlama geldiğini, sürekli tehlikede olan bir oğlun annesi olmanın ne anlama geldiğini düşündüm. Maskesinin, zırhının çok önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Sabır ve sadakat, eminim ki onun için son derece gerçek duygular, ama aynı zamanda kullandığı silahlar. Senaryodan da açıkça anlaşılıyordu ki yirmi yılın sonunda çok daha fazlasını hissediyordu.
Penelope ve Odysseus’u bir karı-koca olmaktan ziyade birbirlerinin dengi, hatta ruh eşi olarak nasıl kurdunuz?
Matt ve ben, Penelope ile Odysseus’un birlikte çok az ekran süresi olduğunu biliyorduk. Dolayısıyla ne yaşadıklarını gerçekten anlamamız gerekiyordu. Birbirimize karşı çok net olduğumuz bir şey vardı; ruh eşleri olmaları. Ve sahip oldukları şeyin ne kadar büyük bir şans olduğunun farkındalar. Çünkü yaşadıkları dönemde evlilikler çoğunlukla siyasi çıkarlar için yapılıyor. İnsanların çoğu birbirini sevmiyor. Ama bu ikisi birbirlerine delicesine âşık. Birbirlerine saygı duyuyorlar, birbirlerinden bıkmıyorlar. Bir sarayları, bir aileleri, harika bir köpekleri var ve gerçekten mutlular. Matt’le sürekli birbirimize bakıp “Böyle bir şeye kim sahip olabilir?” diye düşündük. Bu yüzden, sahip oldukları şeyin ne kadar nadir ve değerli olduğunu en iyi anlayan insanların birbirlerinden ayrı kaldıklarında yokluğu en yoğun hissedecek kişiler olması bize çok trajik geldi. Hatta aralarındaki mesafenin aşklarını daha da keskinleştirdiğini düşündük.
Penelope’yi düşünürken aklımda sürekli şu da vardı: Tam bir “ride or die” karakteri. Modern dünyadaki karşılığını iki motosiklet tutkunu olarak düşünüyordum. Penelope kendi motosikletini her türlü koşulda tek başına kullanabilir ama Odysseus’la birlikte sürmeyi seviyor.
Penelope’yi oynarken kariyerinizde daha önce keşfetmediğiniz bir tarafınızı keşfettiniz mi?
Kendim adına bir şeyleri peşinen söylemek istemiyorum ama yeni bir döneme girdiğimi hissediyorum. Penelope’de hiçbir özür dileme hâli yoktu. Odysseus, o dönemde çok büyük bir güce sahip olan İthaka kralı. Ama ilişkilerinde Penelope kesinlikle onun dengi. Krallık içinde de büyük saygı gören biri. Odysseus yokken ülkenin başında o var. Fakat diğer insanların onun rolünün ne olması gerektiğine dair algılarına göre hareket etmek zorunda. Özellikle taliplerin sarayda olduğu son yıllarda, sınırı fazla aşmanın tehlikesinin farkında. Ama Antinous odasına geldiğinde onu memnun etmeye, etkilemeye ya da nazik davranmaya çalışmıyor. Onu küçümseyen bir tavrı da yok. Sadece “Buradan çıkabilirsin. Benim için önemli değilsin.” havasında.
Böyle bir karakteri oynayabilecek yaşta olmak hoşuma gitti. Kendi yolunda ilerleyen, nasıl hissettiğine odaklanan ve başkalarının işini kolaylaştırmak için kendini şekillendirmeye çalışmayan bir kadın. Daha önce böyle karakterler oynadığımda genellikle kötü karakterlerdi. Penelope öyle değil. O sadece sahip olduğu gücün içinde var oluyor.
Homer’ın destanındaki sadakat, kimlik, ayartılma ve yuva kavramlarından hangisi size en çok dokundu?
Neden birini seçmek zorundayım ki? Zaten hikâyeyi bu kadar zengin yapan şey bu değil mi? Hepsi birbirine bağlanıyor. Penelope’nin kimliği yuvayla, yuvası sadakatle bağlantılı. Ve bunların hepsi tehdit altında. Bir yandan hayatını boşa harcayıp harcamadığını merak etmek için çok güçlü bir neden var. Dolayısıyla birini seçemiyorum.
Senaryoyu her okuduğumda daha da iyi hâle geliyordu. Chris’in yanına gidip “Özür dilerim, sürekli övgüler yağdırıyorum ama ne kadar iyi bir yönetmen olduğundan bahsediyoruz da ne kadar iyi bir yazar olduğunu yeterince konuşmuyoruz.” diyordum. O kelimelerin içinde yaşıyordum, içlerinde yüzüyordum. Bu sahneler okyanusun içinde olmak gibi. Çok derin, çok geniş ve keşfetmek için çok fazla alanınız var.
Penelope’nin gücünün büyük ölçüde yapmadığı şeyler üzerinden ortaya çıkması üzerine nasıl çalıştınız?
Onun çok tutkulu bir insan olduğunu düşündüm. Mütevazılığının da aslında çok bilinçli bir tercih olması hoşuma gitti. Bu dünyada mütevazılığın değerli bir özellik olduğunu anlayacak kadar akıllı. Ama Odysseus’la yalnız kaldığında bütün benliğiyle var olabiliyor. O dönemde Odysseus onun güvenli alanı. Bütün renklerini gösterebildiği kişi.
Penelope’nin kendisi olabilmek için ne kadar aç kalmış olabileceğini düşündüm. Ve karşısına başka biri çıksa bile onun Odysseus olmayacağını biliyor. Çünkü Odysseus tek ve eşsiz. O ise Odysseus’un nerede olduğunu bilmiyor. Bütün bunlar karakterin çatışmasının bir parçasıydı. Her şeyi içinde tutmak için çok iyi bir nedeni var. Oğlunu güvende tutmak için böyle davranıyor. Ama onu gerçekten gören insanın yanındaki Penelope’yi de hiç gözden kaçırmadım. İçindeki çatışmanın iki uç arasında yaşandığını düşündüm.
Penelope’nin kostümleri karakteri anlamanıza nasıl yardımcı oldu?
Kostümler konusunda daha çok yolcuydum. Ellen Mirojnick olağanüstü biri. Chris’in gözü görmeden hiçbir şey kameraya girmiyor. İlk kostüm provamda çok yumuşak, toz pembe bir elbise giydim. Çok güzeldi. Sonra kamera testi yapıldı ve bir sonraki provaya geldiğimde renk paleti tamamen değişmişti. Birdenbire çok canlı mücevher tonları vardı. Farklı olduğunu söyleyince Ellen, “Chris seni gerçekten güçlü renkler giyerken görmek istiyor.” dedi. Ben de hiç sorgulamadım. Renkler giderek daha da çarpıcı hâle geldi. Sonunda geçmişte geçen, Odysseus’la herkesin mutlu olduğu ziyafetin olduğu sahnedeki elbiseye ulaştık. Ellen’a “Bu ne renk?” diye sordum, “orkide” dedi. O gün birdenbire Penelope’nin neden renkli giydiğini anladım. Çünkü aslında yas tutmuyor. Odysseus ölmüş değil. Her gün hazırlanıyor, saçını yapıyor, giyiniyor çünkü bugün onun eve döneceği gün olabilir. Bu düşünce bütün film boyunca bizimleydi ama ben bunu kelimelere dökememiştim. Bir anda fark ettiğimde ağlamak istedim. Karakterime yeni bir derinlik katmıştı. Ellen’dan ve Chris’ten gelen bir hediyeydi.
Odysseus’la yeniden karşılaştığı sahneyi nasıl hazırladınız?
Bu sahnede sahip olduğum her duygunun seyirciye açık ve net biçimde ulaşmasını istedim. Penelope yirmi yıldır bu duygunun gelmesini bekliyor. “Bu gerçek mi? Rüya mı görüyorum? Öldüm mü? Bu bir oyun mu?” gibi bir sürü duygu aynı anda oradaydı. Bu hikâyenin içinde binlerce yıldır var olan bir şey. Chris’in yazdığı şeyin içinde de var. Onun tam ortasında bulunmak benim için büyük bir mutluluk ve onurdu.
Christopher Nolan’la Penelope üzerine yaptığınız konuşmalardan özellikle performansınızı değiştiren bir şey oldu mu?
Chris’in yaşadığı ama benim henüz yaşamadığım bazı şeyler hakkında konuşabildik. Ebeveyn olarak, çocuğunuzun istediği bağımsızlığa henüz hazır olmadığını düşündüğünüzde yaşadığınız o rahatsızlık duygusundan bahsettik. Çocuğunuzun bağımsız olmasını istiyorsunuz ama aynı zamanda onu güvende tutmak istiyorsunuz. Sevginizin gücü bir bakıma çatışmayı daha da büyütüyor. Chris’in çocukları benimkilerden daha büyük. Dolayısıyla ebeveyn olarak deneyimine güvenip bana bu duyguyu anlatmasına izin verdim. Benim çocuklarım şu anda çok daha küçük; hâlâ sürekli sarıldığımız bir dönemden geçiyoruz.
Nolan’la çalışırken size en çok ne ilham veriyor?
Onun zihni inanılmaz hızlı çalışıyor ve her şeyi olağanüstü bir derinlik ve netlikle görüyor. Çok büyük hikâyeler anlatırken aynı anda aklında küçücük ayrıntıları bile tutabiliyor. The Dark Knight Rises sırasında kendime şunu söylemiştim: “Ona kolayca çözülebilecek sorunlar götürme. Kendi başına çözemeyeceğin bir düğüm bulana kadar bekle. Haftalarca üzerinde çalış. Gerçekten uğraş. Sonra o düğümü götür.”. Ve götürdüğümde bazen üç cümleden kısa bir sürede bana açıklıyordu. Bir anda her şey apaçık hâle geliyordu ve “Bunu daha önce nasıl göremedim?” diye düşünüyordum.
Karmaşık fikirleri herkesin anlayabileceği açıklamalara dönüştürme konusunda olağanüstü bir yeteneği var. Buna gerçekten çok saygı duyuyorum. Ama ona hiçbir zaman fazla yaslanmak istemedim. Oyunculara güvendiğini ve kendi işimizi yapmamız için bize alan bıraktığını seviyorum. İhtiyacınız olduğunda ise her zaman orada.
Matt Damon’ın Odysseus performansı Penelope’yi oynama biçiminizi etkiledi mi?
Kesinlikle. Yüzde yüz! Matt’in çok karmaşık ama aynı zamanda son derece tanıdık ve insani hissettiren bir karakter yaratabilmesini izlemekten çok şey öğrendim. Odysseus’u doğal bir zemine oturtma biçimi bana çok ilham verdi.
Ama Matt’in her gün bu işe neşe ve minnettarlıkla yaklaşması da çok etkileyiciydi. Filmin neredeyse her sahnesinde var. Kamerada olmadığı zamanlarda dövüş provalarında ve dublör çalışmalarındaydı. Dağlara tırmanıyor, ağır zırhlar giyiyor, suya giriyor, teknelere tırmanıyor, kendini kaybediyor, sirenlere bağırıyor… Aylar boyunca, dünyanın dört bir yanında bunları yaptı. Ve bir kez bile kötü bir gün geçirmedi, bir kez bile huysuzlaşmadı.
Hayatımda çalıştığım en iyi ekip lideriydi. Matt sete geldiğinde kimse esnemiyordu. Kimse huysuz bir düşünceye kapılmıyordu çünkü böyle olağanüstü bir lider bize nasıl çalışılması gerektiğini gösteriyordu. Dolayısıyla yalnızca karakterime yaklaşımımı değiştirmedi. Sete yaklaşımımı da değiştirdi. Orada olmanın neşesini ve mutluluğunu başka bir seviyeye taşıdı. Onun enerjisi bütün deneyimi tanımladı, neşesi ve minnettarlığı her şeyi mümkün kıldı. Matt’le çalıştıktan sonra aynı insan olduğumu düşünmüyorum. Beni daha iyi yönde değiştirdiğini düşünüyorum.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



















