TV
Lanterns (1. Sezon) | Süper Kahramanlıkta Liyakat Meselesi
Süper kahraman hikâyelerinin filmlerden televizyona sıçrayıp, endüstrinin kâr eden kollarından seyircinin ilgisini çekmekte zorlandığı döneme hızlıca geçişinde çok önemli bir dönüşüm yaşandı ve bir anda bu üstün güçlere sahip olma durumunun aslında çok da eğlenceli olmadığı fikrine eğilmeye başladı anlatıcılar. 2011’de Ryan Reynolds’lı çok başarısız bir denemeyle el atılan DC üretimi Green Lantern mitolojisinin dizi formundaki yepyeni adaptasyonu Lanterns da bütün o kozmik ihtişamı alıp Nebraska’nın tozlu topraklı yollarına, kum yığınlarının arasında kaybolan motellerine indirerek aynı kervana katılıyor. Dizinin merkezinde Hal Jordan (Kyle Chandler) ile John Stewart (Aaron Pierre) var. Biri yaşını almış, emekliliği yaklaşmış, ilk Green Lantern olmanın getirdiği ayrıcalığı kendisine doğuştan verilmiş bir hak gibi gören eski bir savaş pilotu. Diğeri ise onun yerine geçeceği sözüne güvenerek yıllarını devirmiş, deniz piyadeliğinden gelme genç bir adam. HBO’nun yeni prestijli dramasının True Detective ile sürekli aynı nefeste anılması da bir tesadüf denemez. Çünkü çizgi romanın içerisinden küçük bir kasabadaki cinayet vakası üzerine bu ikiliyi bir araya getirerek meseleli bir polisiye çıkarıyor Lanterns. Yalnız tüm çatışmalarının suçluyu bulmaktan geçmediğini, John Stewart’ın siyah bir adam olmasının da dizinin dekoratif bir ayrıntısı olmadığını söylemek gerek.
Bir yüzüğün tanıdığı imkânlar sayesinde galaksinin asayişini üstlenen Lantern’lık vasfına erişme hususunda disipliniyle, yeteneğiyle, sabrıyla, eğitimiyle John kusursuz bir aday. Hayatı boyunca kendisini “layık” hâle getirmek için çalışmış olmasına rağmen dizinin Amerika’nın bugünüyle de bağ kuran manzarası çok net: Bir siyah adamın yeterliliğinin, beyaz bir adamın ayrıcalığının karşısında hâlâ değer görmemesi. Bunu sloganlaştırmadan ele alan Lanterns, ırkı karakterin bütün kimliğini açıklayan bir travmalar şemsiyesi değil; yeteneği, tutkuları ve kendisini kontrol etme biçimiyle birlikte hayatının sürekli mevcut olan bir parçası olarak işliyor. Çünkü John’u “siyah süper kahraman” olmaktan önce, siyah bir adam olarak tanımlıyor. Sezon tamamlandığında bu yaklaşımın dizinin en sağlam fikri olduğu konusunda hâlâ şüphem yok. Hatta final sonrasında John’un korkuyu yok etmek yerine onunla yaşamayı öğrenmesinin Green Lantern olmaya hazırlanmasının merkezine yerleştirilmesi, baştaki liyakat meselesini daha da anlamlı kılıyor. John’un aradığı şey yalnızca kendisine ait olduğuna inandığı yüzüğü almak değil, o gücü taşıyabilecek insan olup olmadığını kabullenmek.
Matt Reeves’in The Batman‘ine yaklaşan karanlık dedektiflik tonunu da dizinin yaratıcıları arasındaki Damon Lindelof’un mirasını hatırlayarak anlamlandırmak mümkün. Chris Mundy ve DC’nin kadrolu kalemi Tom King’le birlikte çalışan Lindelof, Lost, The Leftovers ve özellikle Watchmen üzerinden televizyonun tür anlatılarına nitelikli drama sosunu bulaştırma konusunda zaten kendisini kanıtlamış bir isim. Dolayısıyla Lanterns‘ın ondan önce gelenlerin kurduğu düzenin içinde, kendisine ait olduğu söylenen yere gerçekten oturabilmek için uğraşan John Stewart karakterini merkeze alması şaşırtıcı değil. Tam zıttındaki Hal ise ana karakter görüntüsü altında onun kontrastını oluşturuyor. Ne var ki sezonun ortasından itibaren dizi, bu iki adamın hikâyesinden kendi kurduğu mitolojinin hesabını vermeye yöneldikçe sendelemeye başlıyor. Beşinci bölümün büyük kırılmasının özellikle rahatsız edici olmasının sebebi yalnızca Hal ile John’un birbirlerine girmesi değil, karakterlerin şimdiye kadar kurulan davranış biçimlerinin bir anda hikâyenin ihtiyaçlarına göre esnetilmesi. Ardından gelen üç bölüm de bu kırılmanın sonuçlarını dramatize etmekten ziyade uzun uzun açıklamayı tercih ediyor. İlk yarının cinayeti araştırırken dünyayı açan yapısı, ikinci yarıda dünyayı açıklamak için karakterleri bekletmeye başlıyor. İki zaman çizgisinin birbirini besleyen gizemi de tersine dönüyor ve geçmişte yaşananların sonuçları değil, dipnotları birincilleşiyor âdeta.
Bu paragrafta spoiler uyarısı yaparak gireceğim söze… Final de açıkları tamamen kapatıyor denemez. Hal’in ölümünün arkasındaki motivasyon, Noah ve Manhunter meselesi, Sinestro’nun dönüşü ve John’un Green Lantern oluşu aynı saate sığdırılınca dizinin çoğu ilginç fikri sadece sözle anlatılarak geçiştirilmiş oluyor. Özellikle Noah’nın kendi doğasıyla verdiği mücadele, John’un sezon boyunca uğraştığı “Bana biçilen şey olmak zorunda mıyım?” sorusunun mükemmel bir uzantısı olabilecekken neredeyse son dakika hamlesine dönüşüyor. Hal’in ölümü de benzer biçimde duygusal olarak anlamlı ama dramatik olarak yeterince hazırlanılmamış hissettiriyor. Kesin olan şu; Lanterns ana karakterlerinin duygusal yaylarını büyük ölçüde tamamlasa da geleceğe doğru kapılar açmak adına çok erken basıyor frene. Dizinin finalini de bu yüzden bir bütünün noktası ya da virgülü olarak izleyemiyoruz. Daha çok en başında neden çalıştığını hatırlatan bir antitez gibi. Zaten Hal ile John arasındaki bağ yeniden merkeze geçtiğinde, bütün o kozmik açıklamaların ve gizem kutularının gereksizleştiğini görüyoruz.
Kadrosunda Kelly Macdonald, Garret Dillahunt, Jason Ritter, Laura Linney gibi sevdiğimiz yüzlerin de yer aldığı Lanterns‘ü sezon finalinin ertesi günü Kyle Chandler ve Aaron Pierre’la konuşurken de en çok bu tarafıyla düşündüm. Oyuncuların anlattığı deneyimde dizinin başarısı, büyük aksiyon sahnelerinden ziyade birbirlerine güvenmek zorunda kalan iki insanın ilişkisinden çıkıyor. Pierre’ın oyunculuk sürecini sahnedeki her şeyin “diğer kişiyle” ilgili olması üzerinden anlatması da önemli bir kanıt. Lanterns‘ın en yüksek formu kahramanını tek başına parlattığında gelmiyor, onu başka bir insanın bakışında sınava sokunca oluyor. Chandler’ın finali izlerken Hal ile John arasındaki ilişkinin onda bir baba-oğul duygusuna dönüştüğünü fark etmesi de bu yüzden sezonun geriye dönük en doğru anahtarlarından biri. Keşke liyakati güç üzerinden sınamak yerine korkularımızla, geçmişimizle ve bilhassa da bize benzemeyen başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerde belirlemeye daha çok eğilseymiş. Ya da hiç açık kapı bırakmadan, Lindelof’un Watchmen’i misali tek sezonda her şeyi toparlayıp köşesine çekilseymiş.
Bu yazının ilk versiyonu 21 Ağustos 2026 tarihinde Oksijen’de yayımlanmıştır. Metin, Oscar Boy için genişletilerek yeniden düzenlenmiştir.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.



















