Eleştiri

La bola negra: Toprağa Gömülü Hikâyelerimiz

tarihinde yayınlandı.

★★★★

Drag Race dünyasının gözümüzü açıp cinsiyet performansının ifade ediliş biçimlerine dair seyircisini eğittiğini ve ehlileştirdiğini her fırsatta dile getiriyorum. Ancak bunun haricinde, franchise’ın uzandığı coğrafyalarda jüri koltuğuna oturan birbirinden önemli yeteneklerle de tanışıyoruz. Javier Calvo ve Javier Ambrossi de bunlardan biri. İspanya’nın dünyaya bahşettiği ikili, özel hayatlarındaki birlikteliklerini sonlandırmış olsalar da kamera arkasındaki ortaklıklarını sürdürüyor. Tüm dünyayı unutulmaz bir ikonla tanıştıran Veneno dizisi ve şu an MUBI’den izleyebileceğiniz La mesías haricinde beyazperdede de birkaç denemeleri mevcut. Ancak Cannes’daki prömiyerinin ardından En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen ve şimdi de Oscar yarışına hazırlanan La bola negra, namıdiğer Los Javis’in kariyerindeki bugüne kadarki en büyük adımı oldu. Sinemanın hafızayla kurabileceği ilişkinin sınırlarını epey genişleten film, ünlü İspanyol şair Federico García Lorca’nın ölümünden önce üzerinde çalıştığı, ancak tamamlayamadan hayata veda ettiği aynı adlı oyunundan yola çıkıyor. İspanya’nın yakın tarihindeki karanlık bir dönemi kuir kimliklerin kuşaklar boyunca aktarılan hikâyeleri üzerinden yeniden ele alırken üç farklı zaman dilimini ziyaret ediyor La bola negra.

La bola negra

1932’de Granada’da, ailesinin saygınlığını korumak için babasının mensubu olduğu kulübe kabul edilmeyi bekleyen Carlos üç parçanın en eski noktasında çıkıyor karşımıza. Filme de adını veren “siyah top” uygulaması üzerinden dönemin kurumsallaşmış ve bugün de izlerini gördüğümüz homofobisini oldukça yaratıcı bir biçimde resmediyor bu kısım. Hakkındaki söylentiler nedeniyle reddedilen genç adamın hayatındaki derin kırılmayla birlikte, arzularını saklamaya zorlanan birinin aidiyet arayışında derinlere dalıyoruz. Filmin diğer parçalarıyla da doğrudan bir ilişki kuruyor Carlos’un hikâyesi. İspanya İç Savaşı’nın ortasında kendini faşist ordunun saflarında bulan genç müzisyen Sebastián ise La bola negra‘nın en çarpıcı bölümüne önderlik ediyor. Bu defa 1937’ye gidiyor, ailesini ve yaşadığı köyü İtalyan uçaklarının bombardımanında kaybeden karakterin hayatta kalabilmek için orduya katılmasını izliyoruz. Asker olarak görevlendirildiği hastanede, yaralı bir Cumhuriyetçi mahkûm olan eski futbolcu ve aktör Rafael’e bekçilik yaparken o da bastıramadığı arzularıyla yüzleşiyor. İmkânsız aşk hikâyelerinde özlem duyduğumuz, belli bir zaman diliminden önce hiç var olmamışız gibi davranan sinema tarihine de bir karşılık var aslında. Küçük jestlere, söylenmeyenlerin sıkıştırıldığı bakışlara ve hastane duvarlarının arasına sinen duygulara yaslanarak çığ gibi büyüyor aralarındaki çekim. Savaşın ortasında filizlenen bu yakınlık, etraflarındaki şiddetin ağırlığına rağmen insanın sevmekten vazgeçemeyen tarafına dair çok dokunaklı bir portre de çıkarıyor aynı zamanda.

2017’ye geldiğimizde ise geçmişinin izini sürerken hiç beklemediği gerçeklerle karşılaşan genç tarihçi Alberto’yla tanışıyoruz. Tanımadığı dedesinden kalan mirasın peşinden kırsala giden Alberto, araştırdığı kuir tarihin kendi soy ağacının da bir parçası olduğunu keşfediyor. Bilhassa annesiyle kurduğu kırık iletişimin, filmin ayaklarının yere basmasını sağlayan ve doğrudan edebî bir eserden uyarlanmanın getirdiği şiirselliği dengeleyen bir tarafı olduğunu da söylemezsem olmaz. Alberto’nun gündelik hâlleri ve samimi duruşu, filmin daha gerçekçi bir zeminde ilerleyen bu bölümünü özellikle kıymetli kılıyor. İk bakışta birbirinden bağımsız görünen üç karakterin hikâyelerinin işleyiş biçiminin bir anahtarı var tabii ki. Aralarındaki bağ yavaş yavaş açığa çıktıkça, anlatı genişliyor ve kişisel tarihlerle ülkenin kolektif hafızasının birbirine dolandığı bir yapıya baktığımızı anlıyoruz. Bu sırada Los Javis, Claire Denis’nin Beau travail‘ından Xavier Dolan’ın estetik anlayışına, ilham aldıkları sinemacıların izinden gidiyor. Öyle ki dramatik yapıyı sekteye uğratmadan her dönemin kendine özgü bir sinema dili yaratmasına da imkân tanıyorlar.

La bola negra

Renk paletinden müzik kullanımına, kamera hareketlerinden kurgunun ahengine kadar her şey La bola negra‘da anlatılan dönemin duygusal dünyasına göre şekilleniyor. Bir hikâyede duyduğumuz sesin başka bir zaman dilimindeki görüntüye eşlik etmesiyle ipuçlarını teker teker biriktiriyoruz. Benzer kompozisyonların farklı karakterlerin hayatlarında yeniden belirmesi ve Lorca’nın şiirlerinin bütün anlatılara sızmasıyla finale kalmadan bir bütün yaratmayı da başarıyor yönetmenler. Yarım kalmış bir metni tamamlama çabalarında kurmaca oyununu oynama biçimleri de bir hayli cüretkâr aslında. Şairin hayaletini senaryonun bir parçasına dönüştürerek gerçek tarihle hayal gücünü iç içe geçiriyorlar. Zaman zaman filmin duygularını ille de dile dökme ihtiyacının bir ritim problemi yarattığını inkâr edemem. Ama bu şiirsel atmosferin benzerlerini görsek de kuir bir arka planda daha önce denenmemiş olmasının tazeliği bence esas çarpıcı olan. Penélope Cruz’un askerleri eğlendiren, ancak öz benliğini saklamak zorunda kalan sahne sanatçısı Nené rolüne getirilmesi, Glenn Close’a Lorca üzerine çalışan Amerikalı akademisyen karakterinin teslim edilmesi gibi tercihlerle masanın her anlamda kuir bir kafa yapısıyla donatılmış olması da cabası.

Duygusal vurgularını tekrar etmek gibi küçük bir günah haricinde La bola negra‘ya toz konduramıyorum açıkçası. Bu epik ve renklerini hiç sakınmayan film yapma disiplininin kusursuz olmasını istediklerinden, bazen telaşları çok gün yüzüne çıkıyor, evet. Hikâyeleri birbirine bağlarken anlatı bariz bir şekilde yavaşlıyor. Ancak İspanya’nın toprağına gömülmüş ve resmî kaynakların dışında bırakılmış aşkları gün yüzüne çıkarmasının, kişisel olduğu kadar politik açıdan da değeri çok büyük. Esasında Javierler, Lorca’nın yarım kalmış oyununa el değdirerek kendi hikâyelerini anlatacakları dünyayı göremeden hayata veda etmiş tüm önceki jenerasyonların sesi oluyor. Sinemayı bir çeşit hafıza alanına dönüştürmenin gösterişli bir formu yani La bola negra. Elbette melodramı yüksek seviyede, müzik sürekli kulağımızın içine girmek için ısrarcı ve kimi anlarında duygular denizinde ayakta kalamayacak kadar da hırçın. Ama bunlar hiçbir şeyi eksiltmediği gibi, birbirinden farklı dönemlerde yaşasalar da benzer arzuların, korkuların ve sevilme ihtiyacının izinden giderek bir ortaklık yaratıyor, dünyanın herhangi bir yerine adapte edilebilecek bir evrensellik de doğuruyor. “Ölüleri hatırlamak bir bakıma ölüme karşı verilen bir mücadele.” diye doğrudan bir karakterinin ağzından duyduğumuz üzere La bola negra da unutulmaya bırakılmış hayatlara yeniden yer açıp mücadeleyi büyütüyor, bugüne taşıyor denebilir. Geçmişi olmayan kalabalıkları hor gören bir dünyaya, büyüsüne kapılmakta hiç güçlük çekmeyeceğiniz cafcaflı bir sinema deneyimiyle nereye bakması gerektiği ancak bu kadar şık bir şekilde gösterilebilirdi.

La bola negra

Yönetmen
Javier Calvo
Javier Ambrossi
Senaryo
Javier Calvo
Javier Ambrossi
Alberto Conejero
Süre
160 dakika
Ülke
İspanya • Fransa
Tür
Drama
Oyuncular
Guitarricadelafuente
Carlos González
Miguel Bernardeau
Milo Quifes
Lola Dueñas
Penélope Cruz
Glenn Close
Antonio de la Torre
Natalia de Molina
Albert Pla
Yenesi
Lorenzo Zurzolo
Julio Torres

Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Devamını oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin