#OB10: Son 10 Yılın En İyi 10 Dizisi

#OB10: Son 10 Yılın En İyi 10 Dizisi

Oscar Boy’un 10. yaşı öyle bir döneme geldi ki, birkaç ay sonra dekat listeleri çıkaracak olmamıza rağmen blogun doğuşunun da 21 Eylül’e olması sebebiyle aynı konseptte yazılara erken bir girizgâh yapmak mecburiyetinde kaldım. Ancak burada küçük bir twist ile yeşillendirmeye çalışacağım durumu ki fark olsun. Ama öncesinde şu 10 yaş sohbetinden ve #OB10’den bahsedelim. Sağdaki bileşenlerde de gördüğünüz üzere kaşarlanan blogumun doğum gününü Eylül ayı boyunca türlü yazılarla kutlama niyetindeyim. Kapıları Yan Odadan Filmler’in taçsız efsaneleriyle yaptığım özel bir sezonla açtım. 21 Eylül’e kadar da her gün minimum bir adet orijinal içerik üretmeye, akıllarda yer edinmiş Oscar Boy köşelerini diriltmeye gayret göstereceğim. Bugün pek içimden geldiği için dizileri listeleyeyim istedim. Ve 21.09.2009’dan sonra ilk bölümü yayınlanmış olan yapımları dikkate alarak bir şeyler çıkardım. Belki hâlâ içlerinde denemedikleriniz ya da izlemiş olsanız bile Umur liste çıkarsa ne yapar diye ciddi ciddi merak edenleriniz vardır. Hazırsanız, başlıyoruz!

Bonus: NATHAN FOR YOU ve REVIEW
(Comedy Central, 2013-2017 ve 2014-2017)

Listeye sığdıramadığım bonus kısmında aynı dönemlerde ekrana gelmiş Comedy Central harikaları Nathan for You ve Review var. Gerçekle kurgu arasındaki çizginin paramparça olduğu bu iki diziden politik söylem barındıran Nathan for You daha yetkin taraf gibi dursa da bence hizmet ettikleri mantalite aynı. Hayatın gereğinden fazla ciddiye alınmaması konusunda ısrarcı, mockumentary janrına yeni yeni anlamlar kazandıran ve bilhassa okyanusun diğer tarafında giderek büyüyen kapitalizm eseri reality kültürünü de tiye almaktaki yapımlar. Hatta bu çiftin bir alt modeli olarak Almost Royal da şansını bir süre denemiş ama aynı mertebeye ulaşamamıştı ne yazık ki. Nathan Fielder ve Andy Daly beyefendilerin ayrı ayrı icra ettikleri ise giderek büyüyen komedi sahnesinde pili çabuk bitmiş bir alt türün küllerini yeniden alevlendirdi. Hâlâ kahkahaya ihtiyaç duyduğum anlarda Youtube’un anlı şanlı arşivinde bu dizilere ait klipleri tüketip keyfimi yerine getiriyorum.


10. PARENTHOOD
(NBC, 2010-2015)

Bu listeye en az bir adet duygusal seçim koymasaydım “Beni ağlatan film, karnımı doyurandır.” diye diye yıllarımı devirmeme ihanet etmiş olurdum. Ron Howard’ın 1989 tarihli filminden yola çıkarak, ekrana geldiği zaman aralığına uyarlanan Parenthood şu an This Is Us’ın da arşınladığı yollarda network dramalarına bir pembe diziye dönüşmeden neler yapılabileceğini ispat etmişti. Lauren Graham, Peter Krause gibi sevdiğimiz isimlerin yanı sıra bizi Monica Potter’la, Dax Shepard’la tanıştıran yapım, bence Mae Whitman ve Miles Heizer’ın çıkış noktası olması açısından da epey kıymetli. Ancak hepsini bir kenara bıraktım, aile kavramına olan yaklaşımını hep mesafeli bulduğumuz batılıların (Bu laftan da nasıl nefret ederim, bilemezsiniz.) evrensel, kaba bir tabirle damardan yükleme yapan bir dizi üretmiş olması da Parenthood’u türevlerinden bir adım öne koyuyor. Bravermanlar’ı özleyenler ya da onlarla hiç tanışmayanlar için Amazon Prime’da tüm sezonlarıyla yer aldığını ekleyeyim.


9. THE CROWN
(Netflix, 2016- )

Henüz seyrini tamamlamamış ya da iki sezondan ötesine geçmemiş dizileri bu listeye almanın pek taraftarı değildim ama The Crown toplam 20 bölümde ne olduğunu fazlasıyla ispat etti bence. Kraliyet ailesi romantizmini pek gereksiz bulan kalabalık arasında yer almama karşın kusursuz senaryosuna, boşa kurşun sıkmayan hikâye anlatımına, kastına ve o kastın performans tercihlerine beslediğim hayranlık kelimelerle ifade edilemez. Bir de şu var; Peter Morgan beyefendinin Buckingham’ı ilgilendiren her mesele konusunda yetkili merci olduğunu zaten biliyorduk, ancak The Crown ile iyice pekiştirmiş olduk bu bilgiyi. Nihayet kaleminin nefes almasına, o ailenin burnundan girip ağzından çıkmasına fırsat verildiği için kariyerinin arşa değdiği kısıma tanıklık edebiliyoruz. İzin verirseniz, yine bir dizinin tüm başarılarını askıya alarak tek bir seçim üzerinden de meseleyi kapatacağım: Claire Foy! Böylesine büyük bir yeteneği dünya sahnesine taşıdığı için The Crown’a sonsuza kadar müteşekkir olmayacağız da ne yapacağız?


8. THE GOOD WIFE
(CBS, 2009-2016)

Artık network ile kablolu arasındaki farkı bildiğinizi ve CBS, NBC, Fox, ABC, CW beşlisinde oynayan dizilerin arka planında kanal sahiplerinin de fazlasıyla söz hakkına sahip olduğunu öğrendiğinizi düşünüyorum. Dolayısıyla yola yedi sezon yapacağız diye çıkan, final yılına iki sene kala sadık hayran kitlesini neredeyse kaybetmesine yol açacak bir hikâyeyle her şeyi değiştiren ve network dramalarına dair bilinen bütün ezberleri bozan The Good Wife’a ne kadar saygı duyduğumu daha iyi anlayacağınızdan eminim. Güçlü kadın karakterlere ne kadar aç olduğumuzu kafalarına vurulmadan anlamayanlara inat iyisi ve kötüsüyle Alicia Florrick’i önümüze bırakan bu TV harikasının yeri ne yazık ki asla dolmayacakmış gibi hissediyorum. Evet The Good Fight bayrağı çok güzel taşıyor ama Alicia’nın kalbine, aklına, vicdanına ayrı ayrı hesap verdiği ikilemleri o kadar iyi yazılmış ve yayılmıştı ki ayrı ayrı 22 bölümden oluşan yedi sezona, devamı niteliğindeki yapım o tada bir türlü ulaşamadı.


7. BOJACK HORSEMAN
(Netflix, 2014- )

Madem Mad Men’i başlangıç tarihi yüzünden listemize alamıyoruz o zaman aynı kumsallarda güneşlenen BoJack Horseman’ı öveceğiz, kaçışı yok. Depresyonu romantize ettiği son sezonuyla ilgili problemlerim baki. Ancak BoJack’in bütün absürtlüğünün içerisinde birbirimizle daha fazla iletişim kurmak mecburiyetinde kaldığımız, daha doğrusu herkesin hayatına göz ucuyla bakabildiğimiz yeni çağın getirisi olan bütün mental problemler hakkında, kimi zaman sınırı aşsa da ilişki kurulabilir gözlemler yaptığını inkâr edemiyorum. Üstelik bütün hengame konuşan atın, kedinin, köpeğin, papağanın ve her tür canlının soluduğu D’si düşmüş Hollywoo adında kurgusal, anime bir şehirde geçiyor. Tabii gönül aynayı tutarken biraz ehlileştirmesini de istiyor. Ama yolumuz uzun. Adım adım oraya da geleceğiz. Bugüne dair her şeyi koklaya koklaya yayın hayatına devam etmiş bir dizi olduğu için endişelerimizi tek kalemde sileceğinden eminim.


6. SCHITT’S CREEK
(CBC, 2015- )

Senelerdir eleştirmenlerin yağlamasına kulak asmayıp, black-ish ya da The Goldbergs benzeri zorlama bir komedi olmasından korkarak uzak kaldığım Schitt’s Creek aldığı Emmy adaylıkları sonrası benim de izleme listeme uğradı. Uğramakla da kalmadı üstelik, bildiğim her şeyi unutturdu. Ve hayatımın öyle de güzel bir aralığına denk geldi ki, bilhassa dört ve beşinci sezonların anlattıkları, her şeyin sebebi olduğuna daha bir inandım. Evet olağanüstü bir oyuncu kadrosu, saat gibi işleyen bir komedisi ve suya sabuna dokunmasa da hayatı sıfırlanan bir ailenin yeniden bir şeylere tutunmak için önce birbirlerine olan sevgilerini tazelemelerine gerek olduğunu belirten tertemiz, saf bir mesajı var. Ama bunların da ötesinde dizinin kuir bireyi David’i canlandıran Daniel Levy’nin yazdığı dizi, ekrandaki en önemli eşcinsel çift sunumlarından birini gerçekleştiriyor. Muhakkak denenmesi gerektiğini hatırlatıyor ve sahibine bırakıyorum mesajımı: You’re simply the best. Better than all the rest. Better than anyone. Anyone I’ve ever met! <3


5. VEEP
(HBO, 2012-2019)

Ortada Trump’ın adı bile yokken ileri görüşlü kalemiyle Özgürlükler Ülkesi’nin en önemli koltuğunda oturan şaklabanı da (eğer izlediyse) gönüllendirmiş Veep, komedi efsanelerinin arasındaki yerini çoktan aldı. Seinfeld yıllarında yetenekleriyle tanışma şerefine nail olduğumuz yüce tanrıça, lordumuz ve kurtarıcımız Julia Louis-Dreyfus’a onunla kafa kafaya gidebilecek nitelikte bir kadronun eşlik ettiği dizi finalini de henüz yaptı ama acısı henüz geçmedi. Seneye Selina Meyer’ın karşılığını asla bulamayacak hırslarına dair yeni bir şey izleyemeyecek olmanın, hakaret savaşlarının yerinde yeller eseceğini bilmenin acısı büyük. Tabii ben salt doğaçlama tuvalet sahnesini başa alıp alıp izleyerek bu güldürü nirvanasını yaşatmaya devam edeceğim de yeterli geleceği şüpheli. Yerini dolduracak bir kablolu komedisi bulmak da biraz zor ne yazık ki. Veep’in başladığı noktada dünyanın henüz ateşe verilip tamamen terk edilmesi gereken koca bir b*k çukuru olmaya yolu uzundu çünkü.


4. FLEABAG
(BBC, 2016-2019)

Aranızda Fleabag’i sadece ilk sezonuyla listesine almaya razı olanlar da vardı biliyorum ama benim için taşyapıt semalarına ikinci sezonunun başlangıç ve bitiş noktalarıyla ulaştı. Phoebe Waller-Bridge’in sosyopat olmaya bir adımı kalmış biricik karakteri tiyatro, kitap, TV diye oradan oraya gezinirken erginliğine, anlatılış biçimi haricinde karakterin özüyle de kucaklanmaya henüz izlediğimiz altı bölüm sayesinde ulaştı bana soracak olursanız. Killing Eve’de de değme casus, gerilim, aksiyon vb. tür işleri yazanlara ders veren bu muntazam kalemin kariyeri için epey heyecanlı olduğumu söylememe de gerek yoktur umarım. Büyümenin hangi yaşta geleceğini size mi soracağız diyen, ahlaksız olacaksam bile İngiliz edebiyle saçılacağını buyuran ve tabii evvelinde dördüncü duvarı yıkmaya yeltenmiş her yapıma iş öğreten hâlleriyle oturduğum yerde Waller-Bridge’in sıradaki harikası ne olacak diye meraklanmamam imkansızdı zaten. Gözümüz yeni James Bond filminde, hadi Phoebe eğit şu cis hetero çoluk çocuğu!


3. THE LEFTOVERS
(HBO, 2014-2017)

Sosyal medyadaki varlığımın büyük bir kısmını “The Leftovers beğenmeyen biriyle ne konuşulur?” sorusunu ona buna yönelterek geçirdim. Üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına, benim olgunlaşmama, devranın dönmüş olmasına rağmen fikrimde en ufak bir oynama yok. Indiewire’ın 2010’lu yılların en iyisi olarak atadığı yapım altın çağın bize emanet ettiği en kıymetli projelerden biri. Peki neden? Çünkü yüzlerce defa işlenmiş bir bilimkurgu fikrine kimsenin sormayacağı soruyu yöneltip işin drama tarafıyla ilgileniyor. Çünkü böyle bir düzende duygularımızın nasıl sömürüleceği üzerinden oturup inançlara dair her şeyi tokatlıyor. Çünkü insan olmanın özünde yaşadığın anın, sahip olduklarının değerini asla bilmemenin var olduğunu en acı yoluyla ifade ediyor. Çünkü duygularımızı kusursuz müzikleriyle parçalarına ayırıyor. Çünkü ciğerimize ateş düşürüyor, cayır cayır yakıyor. Benim kendi beğenilerimden bağımsız olarak bir televizyon klasiğinden, beyaz ekranın zirvesinden bahsediyorsak da The Leftovers’ın adını anmayan bir listeyi kale almak mümkün olmayacaktır. Alın size beyan gibi beyan!


2. ENLIGHTENED
(HBO,  2011-2013)

Enlightened’ı anlatırken değinmek istediğim üç önemli nokta var. Birincisi; henüz çevreye karşı duyarlı olmamız gerektiği bilinçli yetiştirilen yeni jenerasyon tarafından yüzümüze vurulmadan evvel Enlightened, 2011 yılında başlatmıştı haklı isyanı. Aktivistliğini iyi anlatılmış bir hikâyeye yedirmiş olduğu da unutulmamalı. İkincisi; Laura Dern’ün Renata Klein ile şimdinin prestijli işlerini izleyen izleyici tarafından yeni yeni baştacı edildiğini biliyorum ve asla itirazım da yok. Ancak Amy Jellicoe gibi ikonik bir karakterin yeterli miktarda seyirciye ulaşmamış olması kalbimi kırıyor. Ve son olarak da Mike White… Yan Odadan Filmler bünyesinde izlediğim Chuck & Buck’la da aktörlüğünden evvel senarist kimliğinin geldiğini keşfettim bu bey, Enlightened eğer ki bir sezon onayı daha almış olsaydı neler yapardı tahmin bile edemiyorum. İsyanlarımıza karşın doğru bir yerde sonlandığı için de mutluyum ama. Belki efsane statüsünde anılması için tadının damağımızda kalması gerekiyordu, kim bilir?


1. OLIVE KITTERIDGE
(HBO, 2014)

Başka bir dizinin birinci sıraya oturacağını düşünmediniz umarım. Frances McDormand’ın kariyerindeki bütün performansları solda sıfır bırakan oyunuyla büyümüş, projenin yönetmeni Lisa Cholodenko’nun tek başına dünyalara bedel teksti başıboş bırakmadan ilmek ilmek işlediği ve Pulitzer ödüllü bir romanı senaryolaştıran Jane Anderson’ın üstün becerileriyle katmerlenmiş Olive Kitteridge değil son 10 yılın, tüm zamanların en iyi TV işiydi. Pişmanlıkların sponsorluğunda alınan yaşlara dair böylesine yetkin bir dile sahip öykü bulmak, hele ki kayıpların ve keşkelerin bezediği anlatıyı ağır bir hayat dersine dönüştürmeden cilalayarak hayata geçirmek Olive Kitteridge’in arkasındaki ekibe özel bir durum. Aldığı tüm ödüller iyi hoş ama hâlâ yeteri kadar ünlü olamaması ve seyircisini bulamaması beni üzüyor. Bu sebeple listedeki her şeyi boşverin ve önce dört bölümde değme filmlere taş çıkaran bu HBO harikasını izleyin diyorum.


Adlarını anmazsak aklım kalır kısmında da The Americans, Archer, Better Call Saul, Boardwalk Empire, Catastrophe, Crazy Ex-Girlfriend, Episodes, Fargo, Game of Thrones, Getting On, Gilmore Girls: A Year in the Life, Killing Eve, Looking, The Night Of, Orange Is the New Black, Please Like Me, My Brilliant Friend, Rick and Morty, Succession, Togetherness ve Unbreakable Kimmy Schmidt bulunmakta. Ayrıca listenin tarih şartlarını sağlayamayan ama bu 10 yıllık süreçte ekrana gelen Community, Mad Men, RuPaul’s Drag Race ve Parks and Recreation’a da selam olsun!

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Geri İzleme: #OB10: Son 10 Yılın En İyi 10 Film Müziği – Oscar Boy

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.