4×4 Film, 4×400 Kelime: 2021 Nüshası

4×4 Film, 4×400 Kelime: 2021 Nüshası

2020 bitti diye tembellikleri de geride bırakacak hâlim yok. Bir kez daha uzun uzun yazmaya mecalimin olmadığı filmleri aradan çıkarmak üzere karşınızdayım. Bu sefer bir konseptim ya da bahanem de yok. Çok film izledim, takıntılı olmam sebebiyle hepsi hakkında bir şey karalamam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Ama zaman yok, enerji yok, hiçbir şey yok. O yüzden 4 Film, 400 Kelime’nin turbo versiyonuyla bir kez daha huzurlarınızdayım. Unutup acımı alacağım öcümü, asıl o zaman görecek gücümü diye ben…

THE LIFE AHEAD

Erken doksanların sinema diliyle yazılmış ve yönetilmiş The Life Ahead, Netflix tarafından Sophia Loren’in sinemaya dönüşü olarak kutlanıyor. Loren’in oğlu Edoardo Ponti’nin uyarladığı Romain Gary romanı, Madame Rosa adında soykırım sonrası hayatta kalmış Yahudi bir kadının, günümüz İtalya’sında kimsesiz veyahut seks işçileri tarafından dünyaya getirilmiş çocukları kendi evine alması etrafında dönüyor. Bu yüce gönüllü zatın hafızasını kaybetmeye başlamasıyla birlikte de şefkat masalı sekteye uğruyor. Değinmek istediği çokça ajitasyon başlığı olduğu için mi başarısız, Sophia Loren’in filmin lokomotifi olması gerekirken ritimsizliğiyle yoran performansının bedeli mi, yoksa biz bu filmlere çok doyduk da artık hiçbir türlüsüne mi katlanamıyoruz bilmiyorum ama çok bayat yahu baştan aşağı. Mülteci meselesi hakkındaki zayıf dünya görüşü ve trans görünürlüğüne klişe katkısıyla o kadar demode hissettiriyor ki bir yerinden tutup da övmek imkansız.


THE NEST

Bir demodelikten diğerine geçiyoruz… Oynadığı her karakterde bir şekilde aynı kadına dönüşmeyi başardığı için Sarah Paulson’la metotdaş gördüğüm Carrie Coon ve bir türlü istediğimiz kariyeri inşa etmeyi başaramayan Jude Law’un buluşması, Martha Marcy May Marlene ile hayatlarımıza girmiş Sean Durkin’in imzasını taşımakta. Gotik bir malikanede gözünü para, bolluk ve ayrıcalık bürümüş bir aile babası ulaşsa da onu tatmin etmeyecek kartondan bir hayal içerisinde çırpınıp dururken ailesini de uçurumun kıyısına sürüklüyor. Ancak aile ve aidiyet kavramını daha evvel delik deşik etmiş bir anlatıcı, bu hikâyeyi anlatırken neden bu çağ dışı rotayı seçiyor anlayabilmiş değilim. Büyük tiratlar ve yerli dizilerin el kitabından çıkmış sürekli yakın planda çekilen bakışlarıyla The Nest hiç çekilmese miydi acaba dedirtti bana. Hele ki o kuşak atlamayan anne problemleriyle yeni bir katman oluşturma çabası var ki bu kolaycılığı da en son on yıl önce görmüştük galiba. Kürkler güzeldi ama…


MONSOON

Henry Golding’e olan hayranlığımızın yeni boyutlara ulaşmasına imkan sağlayan Monsoon, ebeveynleri vefat ettikten sonra onların doğduğu topraklara, Vietnam’a geri dönüp geçmişiyle ve kültürüyle Amerika’nın bugününü de temsil ederek bir iletişim kurmaya çalışan eşcinsel bir beyi konu alıyor. Fillerin oyun oynayası geldiği için gerçekleşmiş savaşlar listesinin başında yer alan bir yaşanmışlığın içine atladığı için de o katliamın hem göçmen nesil, hem de ondan sonra gelen jenerasyonlar üzerindeki etkisini gözlemlemeye koyulmuş Monsoon. Hatta çok da iyi yazılmamış bir karakterle ABD’nin siyah yarısının verdiği kayıpları alakadar eden cümleler kurmaya da girişiyor. Ancak bu alanda çok yetkin değil. Gündüzlere biriktirdiği trajedilerin izini bir gönül macerasıyla silmeye çalıştığı geceleri uzun uzun izlemeyi yeğlerdim. Burada queer sinemanın estetik ve sansürsüz sevişmelere aç mevcudiyeti de devreye girdiğinden Monsoon daha bir değerleniyor sanki. Cishet başrolüne göz yumarak olduğu kadar kucaklıyoruz.


LET HIM GO

Evlatları öldükten sonra yeni bir bey ile izdivaca varan gelinleri ve biricik torunlarının sorumluluğunu üzerinde hisseden bir anne babanın öyküsü Let Him Go. Gelinlerinin eş olarak seçtiği şiddete meyilli, tekinsiz bir ailenin mensubu adamın yapabileceklerinden korkup altmışların Montana’sında yollara düşüyor karı koca. Ceplerindeki silah, birkaç kurşun ve bolca ahlakçılığın muhattabı da rolünü eze eze oynayan bir adet Lesley Manville. Camp kavramına kendince bir açılım getiren yapımın el attığı trajediler ile drama/western janrında bir şey başarabildiği yok. Ancak istemsiz bir komediye evrildiği mübalağası leziz. Koca koca insanların hiçbir inandırıcılık barındırmayan diyaloglara ev sahipliği yapan bu metinle çalışmayı kabul etmiş olmaları çok garip. Bütçe düşünülünce neredeyse gönüllü olmuşlar bile denebilir. Bu fikirle meta bir seyirin startı verilince de keyif almak kaçınılmaz oluyor kısacası. Ben o kuralsız, ucuz, her eylemi her sözü iğneli dünyayı sevip epey eğlendim içerisinde. Hele ki şimdi bu seti yakalım ve yaptığımız filmi unutalım diye çekilmiş finali… Resmen kült, resmen!


THE PERSONAL HISTORY OF DAVID COPPERFIELD

Tarihsel gerçeklik sağlansın diye belli bir zaman aralığından öncesine dönüldüğünde sadece beyaz hikâyeler dinlememizden sıdkı sıyrılan anlatıcılar nihayet bir belgesel çekmediklerini ve istediklerini yapabileceklerini hatırladı da henüz konu tam anlaşılmamış gibi dursa da, bir şekilde renk, ırk, dil çeşitliliğini görür olduk dönem dramalarında. Veep ve The Thick of It’in beyni Armando Iannucci tarafından uyarlanan Charles Dickens romanı David Copperfield’ın bu yeni modelinde de Dev Patel yokluğun tam içinden gelen kahramanımıza can veriyor. Filmin tıpkı Iannucci’nin elinin değdiği her işte olduğu gibi tatlı bir oyunbazlığı var. Kelimeleri en direkt anlamlarıyla almamak, bir tiyatro sahnesindeymişçesine canlı performansı andıran bir enerjiyi ekrandan taşırmak ve bilhassa metinin mizah kısmına yoğunlaşmak üzerine kurulmuş temeller. Yalnız bir şekilde bunu tekerrürleştirip setler ve kostümlerden başka bakacak bir şey bırakmayınca filmin bütün esprisi kaçıyor. Endişeli ve kendinden bir türlü emin olamayan David Copperfield yorumuyla Patel’in performansı da olmasa ne yapardık kim bilir.


TENET

Kim bilebilirdi ki çağımızın en pahalı filmlerini yapan bir sinemacıyı böyle bir yazı ile geçiştireceğimi? Ben bilebilirdim galiba. Ego kokan açıklamalarıyla her basın turunda tekerinin bir yerde patlayacağının sinyallerini veren Nolan sadece kötü bir film yapmakla yetinmeyip, pandemi sırasında kapanan sinemaları da açtırarak sektörün ağzını burnunu kanattı. İlerleyen yıllarda sinema tarihi kitapları salon kültürünün bizzat Nolan tarafından nasıl bitirildiğini ve sonrasında da Warner Bros’un filmlerini HBO Max’te de yayınlayacak olmasına karşı çıkarken nasıl da rezil olduğunu yazacak. Bu garip seneye özel maskaralığına Tenet denilen çöp çok yakıştı ama. Dost meclisinde iyi olduklarını sandığı fikirleri sinemaya tercüme etmeye gelince o kadar yavan bir şeye dönüşmüş ki kendisinden başka kimsenin izlemek isteyeceğini sanmıyorum bu temposuz aksiyonu. Diyalog yazımında gördüğü yeni dip ve filmleri cinsiyetsiz diye eleştirilmesi üzerine kadını damızlık bir canlı olarak görmesi sebebiyle her şeyi anneliğe bağlamasıyla Christopher Nolan beyefendi sadece biten sinema yılının değil, son 10 yılın en kötü müsrifliğini çıkarmış ortaya. Kendisine tebrikleri borç biliyorum. İstese bu kadar berbatını yapamazdı…


TRUE HISTORY OF THE KELLY GANG

Maskülinitenin toksik kırılganlığı ile muhattap olmak için 19. yüzyıl Avustralya’sına gidip epik bir haydutluk filmi izlemek isteyen varsa beri gelsin. Göze hitap eden filmler yapmayı kendine amaç edinmiş Justin Kurzel, aynı adlı romandan uyarladığı yapımda Ned Kelly ismindeki şahsiyetin hayatını kurgunun dibine vurarak perdeye taşımış. Problemlerle dolu çocukluğundan gerçek bir suçluya dönüştüğü gençlik yıllarına doğru çok vakit harcamasa ve biraz Ned’in icraatlerine vakit ayırsa tam olacakmış sanki. Ama o zehir saçan hâlleri yerine esas suçlunun annesi olduğunun altını çizen bir yöne gitmeyi tercih etmiş Kurzel. Dolayısıyla da ortaya teknik anlamda neredeyse kusursuz, yalnız senaryosu meziyetlerine yetişemeyen bir iş çıkmış. Yalnız nasıl bir yetenek olduğunu her performansıyla daha da iyi kanıtlayan George Mackay için bir başka vitrin ürünü. Bundan böyle seçmelere katılmak yerine bu filmi yollasa yeter kasting direktörlerine.


ETERNAL BEAUTY

Teker teker performans övdüğüm bir yazıya dönüştü ama olsun, biz devam edelim… Aktörlüğüyle tanıdığımız Craig Roberts’ın 2015 tarihli Just Jim’den sonra tekrar kamera arkasına geçtiği Eternal Beauty, iki defa Oscar adayı olmuş başarılı aktris Sally Hawkins’in uçsuz bucaksız yeteneklere sahip olduğunu gösterdiği bir başka film olmuş. Hayatının büyük bir kısmı boyunca şizofreni ile boğuşmuş bir kadını canlandırdığı yapımda klasik, orta-alt sınıf İngiliz bir ailenin kızı olarak gündelik mücadelelerin içerisinde oradan oraya savrulurken hayatını derinden etkileyen bir takım olaylar zinciriyle burun buruna geliyor ve biz de bu süreçte ana karakterimizin geçmişiyle bugünü arasında bir bağ kuruyoruz. Neredeyse stilize, bütün derdi Brit aile yapısının burnundan kıl aldırmayan bedbahtlığı olan, düz bir karakter çalışması gibi Eternal Beauty özetle. Ama bunu reji başarılarıyla değerlendirip oyuncularına at koşturacak alan tanımış. Mental instabiliteyi “gariplik” adı altında oyuncak etmese daha da çok sevmek mümkün.


I’M YOUR WOMAN

Alıştığımız suç filmlerinin anlatılmayan yarısına odaklanmış, arkada bırakılan kadınların öyküsü olma amacıyla yola çıkmış bir yapım I’m Your Woman. Yönetmen koltuğunda bir kadının oturuyor olmasının avantajını da sonuna kadar kullanarak eksik kaldığımız bir perspektif hakkında anneliği de kullanarak, para hırsıyla kanunsuzluğa olan bağımlılığın herkesi gör ettiği geleneksel yapımlarda adı anılmayan kahramanını inceliyor. Fikir olarak ne kadar özgün olduğuna ve merak uyandırdığına şüphe yok. Ama uygulaması çok renksiz ve hatta cansız. Mrs Maisel haricinde oynadığı hiçbir şeye yakışmayan Rachel Brosnahan’in tek notaya basarak çıkardığı performansı da iyice oksijensiz bırakmış I’m Your Woman isimli yapımı. Hele ki merkezindeki karakteri yalnız kalmasın diye yarattığı yol arkadaşlarıyla tatsız tuzsuz bir çorbaya dönüşüyor iyice. Bunun erkek egemen versiyonlarından yüzlerce çeşit izledik diyelim, görmezden gelelim.


DRIVEWAYS

Komşu komşunun külüne muhtaçtır öğretisini ırk ve kültür çeşitliliğinin en fazla olduğu Amerikanya’dan (!) bir bağımsız ile yeniden dinlemek isterseniz adresiniz belli. Kardeşinin vefatının ardından satışa hazırlamak için evine gittiğinde onun bir istifçi olduğunu öğrenen Hong Chau, minik oğlu ve yakın tarihte kaybettiğimiz, koca yürekli yan komşu rolüyle Brian Dennehy’nin paslaşa paslaşa sonunu ettikleri, tertemiz yazılıp oynanmış bir film var karşımızda. Dağıtımcı bulmakta zorlanıp 2019’dan 2020’ye sarktığı için yıl sonu listelerine pek dahil olamamış herhâlde. Yoksa özelliksiz görünmesine karşı hemen kalbinizi çalan samimiyetiyle seyircisinin hafızasına kazınıyor. Burada tabii yüksek faizli kredi krizinin etkilerine, göçmen nesilin ikinci hatta üçüncü koğuşunda bile verilen kimlik mücadelesine değinildiği ve en nihayetinde insan olmanın altı çizildiği için de türlü türlü başarılar var. Arada böylesi de lazım diyelim, önerelim.


MULAN

Disney ne yapıyor ediyor, zamanında kusursuz bir biçimde kitaplığına yerleştirdiği animasyonlara teker teker ihanete girişiyor. Mulan da onlardan biri. 98 yılında filmi kimlerle izlediğimi, gittiğimiz salonu ve hatta çıkışında meşhur fast food zincirinden çocuk menüsüyle hangi oyuncaklarını dahi aldığımızı hatırladığım klasik, bu kanlı canlı versiyonuyla ruhsuz bir şeye dönüşmüş. Tıpkı Beauty and the Beast ve The Lion King örneklerinde de olduğu gibi… Mulan uyarlamasını daha değerli kılan tabii ki de temsiliyet konusunda büyük adımlar atan Hollywood’un çoğunluğu Asyalı bir ekiple hikâyeye hakkını vermesi. Ama efektlerden kesilen bütçesi, sulu boya kokan setleri ve bu enkazı bir arada tutamayan yönetmeniyle keşke unutabilsek dediğimiz filmlerden birine dönüşmüş. Bir tek Mulan’ın trans deneyim hakkında bir alegori, hatta alegori de değil genel izleyicinin cehaleti su yüzüne çıkmasın diye üstü kapatılmış bir gerçek olduğunu görmenin keyfini yaşadım. Kalanı toz bulutu…


THE WOMAN WHO RAN

Hong Sang-soo ile tanışmak için The Woman Who Ran’i seçmek de benim ayıbım/kerizliğim olsun. Neredeyse tamamı kimsenin ihtiyaç duymadığı doğaçlama sohbetlerle dolu, kameranın odanın bir tarafına özensizce iliştirildiği bir yapım The Woman Who Ran. Buradan vurmak anlamsız tabii; çünkü sinemasını hayatı olduğu gibi yakalamak üzerine kurmuş bir sinemacı Hong. Benim sıkıntım buradan ne tür bir çıkarım yapmamızı istediğini bulamamak. Daha doğrusu paslanmayayım bu seneye bir tane daha film sığdırayım demek haricinde ne için The Woman Who Rain’i çekmiş olabilir anlayamıyorum. O yüzden de erkeklerin aptallığından yılmış kadınlara ufak tebessümler hediye etmek haricinde bir tepki veremedim bu 80 dakikalık kısacık kalp krizine. Beni en çok etkileyen sahnesi de esas kadının camı açıp yattığı odayı soğukla doldurması, havalandırması oldu sanırım. Çünkü ben de The Woman Who Ran tüketirken sadece bunu yapmak istedim. Nefes almak, uykumdan uyandıracak bir soğuk tarafından çarpılmak.


RELIC

Relic gibi kaç film izledik ve daha kaç tane tüketeceğiz çok merak ediyorum. Yine insanın baktığı anda kaçasının geldiği bir ev, ruhunu kime teslim ettiği belli olmayan bir ev sakini ve canına susamış hısım akrabasıyla iki saat boyunca anne olmak üzerine bir vaaz dinliyoruz. O kadar uzak bir geçmişten ki fikirleri, finaline gelene kadar can çekiştim. Hiçbir şeyin gözükmediği karanlık, kahverengisi bol bir sinematografi, ne kadar uzun tutarsak o kadar gereriz mantığıyla yapılmış bir kurgu ve zıplatarak korkutan yapımlara layık performanslar. İşin komiği ortada tesiri altına girilecek bir korku ögesi de yok. Belli ki finaldeki kareyi çıkarmak üzere yazılmış, çekilmiş ve oynanmış. Oraya gelene kadar da mevcutta bulunmayan fikirleriyle seyircisini oyalamak için binbir takla atıyor. Sonra da tüm filmi tek karede özetleyerek, harcadığımız vaktin boşa olduğunu yüzümüze vuruyor. Aile denilen şeyin sizi hazırdaki bütün otoritelere baş eğmeye mecbur kişiler olarak yetiştirip körelttiğini anlamak için kötü bir film izlemeye ihtiyacınız varsa buyrun tabii, beraber olsun.


THE MIDNIGHT SKY

George Clooney de şaka maka, yahu ben ne yaparsam yapayım iyi film çekemiyorum demeden yönetmenlik yapmaya devam ediyor. Romanını okuma gafletine düştüğüm The Midnight Sky’ın sinema/Netflix çıkarması, son dönemde tutmuş bütün bilimkurguların özeti denilebilir esasında. Biraz The Martian, biraz Gravity, biraz Interstellar ve bilimkurgu değil tabii ama biraz The Revenant derken Clooney’nin özendiği sinemacıların miraslarının üzerine bir şey koyamadığını, asla da koyamayacağını hatırlıyoruz tekrardan. Çünkü anlattığı hikâye ya da karakterlerle bağ kurmaktansa filmlerini çektiği habitatla öylesine büyük bir aşk yaşıyor ki Clooney, seyircisi bu inorganik bağı seyreylemekle yetinmek mecburiyetinde kalıyor. Bu sefer düşündüğü kadar cilalı da değil üstelik o uzay gemileri, boşluklar, yerçekimsizlikler. Varoluşumuzun amacını üremeye bağlayıp bitmek bilmeyen bir zincirde görev insanı olmaya zorlayan metinler de azalarak tükensin artık nolur.


APPLES

Bu yıl Oscar’ın uluslararası film yarışında Yunanistan’ı temsil etmeye hazırlanan Apples, İngilizce versiyonunu izlesek “garip” görünmek için ne kadar da mücadele vermişler diyeceğimiz türden bir yapım. Fazlaca Yorgos Lanthimos tüketmiş bir yönetmen, ülkesinin topraklarında doğan isimsiz dalganın temel özelliklerine o kadar kaptırmış ki kendini toplumsal bilinç kaybıyla duygu denizinin içinde boğulmaya koşmuş. Ancak komik desek değil, haşır neşir olduğu insan doğasını tanıyor desek yalan, elindeki tek “gimmick”e sığınmamak için mücadele veriyor ve sonuç alıyor desek de külliyen fantezi olur. Belki pandeminin hafızayı kökünden silip, eylemlerimizi de değersizleştiren, bir yere ait olma açlığımız haricinde bir hiç olduğumuzun altını çizen türevi beni yormuştur diyeceğim, ama çok üzgünüm Apples öyle meziyetli bir film değil. Dümdüz vasat.


YOUR NAME ENGRAVED HEREIN

Queer yapımlara verip veriştirmeyi hiç sevmiyorum ama Your Name Engraved Herein o kadar kötü ki… Netflix’in dünyaya açılma çabaları sırasında Tayvan’ın katkısıyla zengin kataloglarına teşrif eden bu yapım seksenli yıllarda homofobinin kol gezdiği ülkeden iki gencin aşkını konu alıyor. Yalnız bir gençlik filmi olmasının hatırına ana karakterini gelecekte bir yere konumlayıp, düzen nizam intizam mantığıyla yürütülen okulundan bir öğretmenine olayları teker teker açtırarak kurmuş anlatısını. Tabii ki hedef izleyicisinin yaşının küçük olduğunun bilinciyle kurulmuş tuzaklar kol geziyor; ama çok da samimiyetsiz yahu bu acı çeken ergen masalı. İyi bir fikri de yok ortada. Sadece Tayvan’ın da eşcinsel coming of age filmi olmasın mı diye alelacele çekilmiş belli ki. Video klip estetiğine çalan plastik romantizmler ait olduğu klana geri dönsün, bizi karıştırmayın gözünüzü seveyim.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.