Oscar’ın Belgeselleri ’20

Oscar’ın Belgeselleri ’20

Oscar’ın uluslararası film kategorisinde ilk 15’e kalmış yapımlarını aradan çıkardıktan sonra bugün de belgeselleri ziyaret etme zamanı. Ne yazık ki bu sefer üç eksiğim var ve bu yapımlara kolay kolay ulaşabileceğim gibi de durmuyor. O yüzden Gunda, Notturno ve The Truffle Hunters olmadan, elimizde kalan 12 filmin çenesini çalıp yargı dağıtacağım izninizle. Beğenmeyen cishet oğluna günlük alsın, ağlayarak oraya yazmasını izlesin diyerek giriyorum konuya. Hadi bakalım…

Not: Eksik sayım bire düştü. The Truffle Hunters hariç tam kadro karşınızdayım. 

76 DAYS

Gündelik yaşantımda hakkında konuşmayarak, haberleri olabildiğince takip etmeden ve kendimi bütünüyle koruma altına alarak koronanın yok olduğuna bir şekilde inanmış gibi yapıyorum; ama ben öteledim diye kovid 19 bebek ellere karışmıyor tabii. Bunu da görmedik demeyeceğimiz, global bir krizi ateşleyen allahın belası virüsün nüfusa kayıtlı olduğu yere 76 günlük bir ziyaret yaparak aşı sırasını beklerken anksiyete bağlarına ışınlanmak isteyenler de bu başlık altında buluşuyor. 76 Days, Wuhan’ın ağır karantina koşulları altında hayatın devam ettiği o korkunç dönemi en ön sıradan izlemekte. Meselesini işin duygusal tarafında, yaşanan can kayıplarına ve arkasında bıraktığı insanlar üzerinden oluşturuyor. Virüsün bulaşıcı olması sebebiyle en sevdiklerimiz acılar içerisinde kıvranırken onların yanında olamayacağımızın altını çizerek bu yalnız ölümü hiçbir insan evladının hak etmediğini anlatıyor kısacası.  *8 Aralık 2020 tarihli yazımdan alıntıdır.

ALL IN: THE FIGHT FOR DEMOCRACY

Amerika’daki seçimleri ne kadar takip ettiniz bilmiyorum; ama Joe Biden’ın mutlak zaferinde büyük rol oynayan Stacey Abrams’ın kim olduğu ve Trump’ın “tahtından indirilişi” sırasında oynadığı rolü çok güzel açıklıyor All In: The Fight for Democracy. Bizim ülkemizde de pek çok kez işlev görmüş, oy verenleri erkenden yenilgiye alıştırarak yıldırma politikasının çok daha büyük ve tehlikeli boyutlarda gerçekleştiği 2018 Georgia valilik seçimleri üzerinden demokratların harekete geçmesini konu alıyor ayrıca. Nihayetinde demokrasi kavramı evrensel olduğu için her yaştan ve her yerden izleyicisine yararlı olduğu kesin. Ancak Hollywood prodüksiyonlarından hâllice Amerikan politik sahnesinin yaratıcı sürece sonuna kadar karıştığı belli All In: The Fight for Democracy’nin ilk yarım saatinde bitirdiği gerçeklerden sonra iş tamamen bir propaganda reklamına evrildiğinden, ki durduğu yerin de taraftarı olmama rağmen, devamını getirmek için bir sebep kalmıyor.

BOYS STATE

Cumhuriyetçi neslin fobisi bol, kaynağı yalnızca eşsiz cehaletlerinden sebep görüşlerini Trump sayesinde daha kolay dile getirebilmesiyle birlikte bizim neredeyse yirmi senedir tadına baktığımız bir manzarayı izlemek mecburiyetinde kaldı ABD. Boys State adı verilmiş, Apple’ın dijital platformu sayesinde izleyiciyle buluşan bu belgesel de otuzlu yıllardan bu yana Texas toprakları içerisinde uydurma bir devlette, izci kampına gider gibi politikanın tadına bakmak üzere yollara düşen ve Amerikan siyasetinin minik bir uygulamasını iletişim becerileriyle deneyimleyen gençleri konu alıyor. Marifeti de son beş sene içerisinde olup bitenlere dair yeni kuşak üzerinden henüz perdede örneğini görmediğimiz bir pencere açabilmesi. İyi politikacı olmak taşımaya değer bir vasıf mıdır, kim olduğumuzu bastığımız topraklar için ne istediğimiz mi belirler ve tabii medyanın siyaset üzerindeki yıkıcı etkisi üzerine ders niteliğinde çıkarımları da var, almasını bilene. *8 Aralık 2020 tarihli yazımdan alıntıdır.

COLLECTIVE

Bu yıl hem uluslararası film hem de belgesel kategorisinde şansını deneyen iki yapımdan biri, Romanya’nın aday adayı Collective. 2015’te bir gece kulübünde gerçekleşen yangın sonrası inanılmaz bir sağlık skandalının ortaya çıkışını konu alıyor. Bizim ülkemizde benzerine rastlanmayacak türden usta işi gazeteciliğin ürünü ifşasında sermaye sahiplerinden devlete kadar herkesin ipliğini pazara çıkararak derinden sarsan sonuçlara varıyor. Mesele yine ellerindeki parayla filler tarafından çiğnenen çimenlerin hayatının nasıl hiçe sayıldığını sergilemek. Alexander Nanau’nun belgeselini benzer araştırmacı ve politik yapımlardan farklı kılan ise tabii ki de türün temel kuralını kullanarak, filmine “gerçeklerin” yön vermesine izin vermesi. Araya ekstra bir anlatıcı koymayıp o samimiyetsizlik hissinden arındırarak olayların kendi adına konuşmasına izin vermiş ve nihayetinde de söz sahiplerinin rahatlarına ateşler salan bu kalburüstü yapım çıkmış. *24 Ocak 2021 tarihli yazımdan alıntıdır.

CRIP CAMP

Beyaz Saray ertesi yapımcılığa soyunan Obamalar’ın geçtiğimiz yıl American Factory ile bu dalda ipi göğüslemelerinin ardından şimdi de Crip Camp ile yarışta söz sahibi olma çabası işe yarayacak mı hep birlikte göreceğiz. Yetmişli yıllarda engelli gençleri bir araya toplayan yaz kampının, bu komünite için gerçekleşen devrimdeki etkisini izliyoruz Crip Camp’te. Yalnız tek bir etkinliğin çevresinde olup bitenleri anlatmaktansa, hayata dair bütün tanımlarımızı, ezber ettiğimiz normları sorgulamamız için zihin jimnastiği yaptıran bir takım sohbetlerin fitilini ateşliyor film. Engellilere karşı duyulan merhametin ableist tarafıyla yüzleşmek ve bu konuda kendimizi eğitmek için de inanılmaz bir kaynak. Tek şikayetim temposuzluğu. Bir saatlik özel televizyon bölümü tadındaki yapısı sebebiyle daha çok sese yer vermek isterken biraz kendini tekerrür edip seyircisini yoruyor. Haricinde kurduğu bütün cümlelerin ne kadar değerli olduğunu not düşmeme gerek yoktur umarım.

DICK JOHNSON IS DEAD

Annesi vefat ettikten sonra elinde onun yalnızca Alzheimer ile mücadele ettiği dönemden görsel kayıtlar kalmasına içerleyip babacığı ile çılgınca bir işe kalkmış Kristen Johnson. Ödüllü bir sinemacı değil de emekliye ayrılan psikolog bir babanın kızı olarak kamerayı eline alıp dublörler ve setler yardımıyla kafalarından geçen uçuk ölüm senaryolarını canlandırıp çekmeye karar vermiş. Bu ölüm hazırlığından da ihtiyaç duyduklarının farkına varmadıkları bir hasret giderme fırsatı doğmuş aslında. Yaşlandıkça çocuklaşan ebeveynlerimizin gözünün içine bakıp “Kimse bunun böyle olacağını söylememişti.” diye ağlanırken demansın sisli kollarına kendini bırakan Dick Johnson’ı izlemek ben nasıl sarstı keşke anlatabilsem. Hele ki seyircisini tamamen hazırlıksız yakalayan finale doğru kurdukları vaziyet, göz yaşıyla kahkahanın birlikteliğinden kurulan o müthiş “sinema anı/büyüsü” bu acısı tatlısı bol deneyimi daha da katmerlendiriyor. *8 Aralık 2020 tarihli yazımdan alıntıdır.

GUNDA

Gunda’nın benim için yapılmadığını tahmin etmek o kadar da zor değil. Çiftlik hayvanlarının siyah beyaz sinematografi eşliğinde doğal ortamlarında gündelik yaşamlarını gözlemleyen diyalogsuz, insansız, tamamen doğal olanı ekrana taşıma hevesinde, başkası endüstriyelleşen hayvansal besin sektörü hakkında belgesel çekse kurgu masasında kesip atacağı görüntülerden bir koleksiyon var karşımızda. Burada veganlıkla alakalı bir mesaj verildiği için tavır koymadığımın da bilinmesin isterim. Hayvanların evreninden insanı çıkarttığınızda kalanı göstererek bir empati kurmamızı, en nihayetinde bir canlıyı sırf zevkimiz için öldürdüğümüzü ima ederek çok da haklı bir çıkışta bulunuyor. Ancak hikâye anlatmanın yolları binbir türlüyken bu kadar durağan ve kendi yaptığını da gereğinden fazla takdir eden bir yere konuşlanmış kameralara pek katlanamıyorum ben. Gunda’yı umursamayı da sanıyorum ki ilk yarım saatinin sonunda bıraktım.

MLK/FBI

Amerikan yapımları sayesinde yakınen tanıma ve başarılarını öğrenme fırsatı yakaladığımız Martin Luther King hakkında bilmediğimiz bir şey kaldı mı diye soranlara cevap niteliğinde bir belgesel MLK/FBI. Yakın tarihte gizliliği tamamen kalkan devlet dosyalarıyla FBI’n Martin Luther King’i nasıl kıskaca aldığını ve özel hayatından detayları afişe ederek itibarını nasıl zedelemeye çalıştığını konu alıyor. Tamamı arşiv görüntülerinden oluşan yapım, Black Lives Matter hareketinin de gerçekleştiği 2021’e siyah tarihinin en önemli sayfalarından birini aydınlatarak konuk olduğu için da ayrıca önemli denilebilir. Fakat biçim olarak sadece gerçeklerin gücünü kullanmak namına yapılmış sade seçimler ve tabii büyük bir gizlilikle korunmuş dosyaların muhtevasının da bilmediğimiz bir şey içermemesinden sebep çok çabuk yitirdim ben ilgimi. Bu özelliksizliğiyle kendine kısa listede yer bulabilmiş olmasına da ayrıca şaşırdım. Sanki MLK isminin ekmeğini yemiş gibi.

THE MOLE AGENT

Uluslararası film kategorisinin kısa listesine de kalmayı başaran The Mole Agent, yükselişteki Şili sinemasını temsilen bulunuyor yarışta. Annesinin yattığı huzurevinde ihmal edildiğini düşünen biri tarafından tutulmuş dedektiflik firmasının bu göreve uygun, casusluk yapacak yaşlı bir amca aramasıyla açılıyor film. Sonrasında da belli bir amaçla içeri sızan bu amcacığımızın bakım/huzur evi ahalisiyle kurduğu bağı, büyük sona yaklaşırken deneyimi sayesinde gözlemlediklerini, sevgiye duyduğumuz açlığın kaç yaşına gelirsek gelelim asla kaybolmadığını ve hatta daha da mühimleştiğini konu alan hem kalp kırıcı, hem de iç ısıtan bir iş. Uzun metraja yayılacak kadar malzemesi olmadığını not düşeyim. Fakat herhangi bir beklenti olmadan ve nereye varılacağı bilinmeden atılan bu ajanlık adımının yıkıcı bir ifşaya ulaşmayışı epey değerli kılmış The Mole Agent’ı. Kurgusal olmayan yapımların büyüleyici tarafı da tam olarak yol haritasını yoldayken çizebilmek değil mi zaten?

MY OCTOPUS TEACHER

Su altına olan düşkünlüğünü Güney Afrika’nın bakir bir koyunda her gün düzenli olarak serbest dalış yaparak besleyen Craig Foster tüm bir seneye yayılan bu tarifsiz hobisinde işgal ettiği habitattaki canlılardan biriyle inanılmaz bir bağ kuruyor My Octopus Teacher’da. Bir ahtapotu gözlemleyerek başlayan macerası her gün ona zarar vermeden o dünyayı ziyaret ettiği için hatırı sayılır bir dostluk yeşeriyor gözlerimizin önünde. İnsan ile doğa arasında oluşabilecek ilişkinin birbirini anlamaktan geçtiğinin altını çiziyor özetle. Ne de olsa konuşmak gibi bir yetisi olmayan bir hayvanla iletişime girmesini izliyoruz Foster’ın. Başından kalktıktan sonra biraz demlenince bir daha kalamar yememeye içtiğiniz antlarla vahşi doğanın en çıplak hâlini izlerken bile akıl edemeyeceğiniz bir takım duygular kalıyor elinizde. Sevgiyi, fedakarlığı, cesareti, hayatta kalma içgüdüsünü tek bir ahtapot üzerinden elden geçiren müthiş bir belgesel. *8 Aralık 2020 tarihli yazımdan alıntıdır.

NOTTURNO

İyi fotoğrafçılığın iyi sinemacılık demek olmadığının kanıdı olarak Gianfranco Rosi, Venedik özelinde ödülsüz sene geçirmese de Fire at Sea’ye takındığım mesafeli tavrın bir benzerini Notturno için de uyguluyorum. Çünkü dert sahibi Rosi’nin eline aldığı meselenin içini boşaltan ve güzel görüntüler eşliğinde servis ederek travmatik gerçekleri değersizleştiren bir tavrı olduğuna inanıyorum. Burada da Orta Doğu’yu mesken etmiş. Temel insan haklarının olmadığı, kimseye ait olmayan bir toprak parçası üzerinden yapılan siyasetin ana merkezi, ötekileştirerek ayrıştıranların hat safhada olduğu, sözde hoşgörü dinine sahip ama ırk ya da mezhep söz konusu olduğunda faşist felsefesine önderlik eden canım Orta Doğu. Ve hâl bu iken Rosi’nin kadrajın köşesine evladını bir hiç uğruna kaybetmiş anaların feryadını sıkıştırmasını kabul edemiyorum. Bu tür bir kepazelik de batının yüzünü kendi ülkesindeki problemlerinden başka bir şeye dönmeyen liboşları haricinde kime hitap eder bilemiyorum.

THE PAINTER AND THE THIEF

2020’nin kayda değer işlerinden The Painter and the Thief, Norveç yapımı ve tam da o refah seviyesinden çıkacak dünyevi dertleri olan bir belgesel. Tabloları çalınan bir sanatçı ile uyuşturucu etkisi altında kimin için ne için bu suçu işlediğinden bihaber hırsızın olayın ertesinde kurduğu bağı konu alıyor. Tutunduğu yerde sanatın ulaşılabilirliği ve tüm dillerin üstündeki evrenselliği üzerine de bir sohbet var, ayrıcalıklarımızın gözümüzü kör etmesi ve neden sonuç ilişkisini gözetmeden dağıttığımız yargının sorgulaması da. Bunları da belgesel türünün biçimsel anlamdaki oyunbazlığını sonuna kadar kullanarak masaya yatırıyor. Bunların dışında bir de sanatsal üretimin arkasında her daim hakikatın yattığına dair bir vurgu var ki bu mesajın net ve temiz bir şekilde seyirciye geçebilmesi uğruna üstün mücadele veriyor. Tempo problemi sürekli baş gösteriyor olmasa çok daha coşkulu methiyeler de düzebilirdim. *27 Ekim 2020 tarihli yazımdan alıntıdır.

TIME

Övmelere doyulamayan, Sundance’i yönetmenlik ödülüyle tamamlamış, eleştirmen gruplarının da sıklıklı adını andığı Time’ın yarıştaki iddiası oldukça büyük. Fox Rich ismindeki hükümlü ve ailesinin yargı karşısında verdiği savaşı mahkum değil, direkt mahkum yakınları perspektifinden anlatan bir belgesel bu. Konunun ne kadar yakınımdan geçtiğini sizlere kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Sadece şunu söyleyeceğim, evet nihayet mahkumiyetin sadece o kişiyle sınırlı kalmadığını ve bilhassa kandaşlarının üzerindeki tesirlerini perdeye taşıyan bir film olması harika! Ama seçtiği bireylerle ve bilhassa seyircisinden talep ettiği duyguları almak için yaptıklarından hiç hoşnut kalamadım ben. Gözyaşı göstermiyor olması da trajedinin kollarında yüzümüze acıklı acıklı bakmadığı anlamına gelmiyor. O vaazler arasına kondurduğu esler bile mendillerinizi çıkarın diye bağıran sessizlikler değil diyorsanız, o da sizin bileceğiniz iş. *11 Ekim 2020 tarihli yazımdan alıntıdır.

WELCOME TO CHECHNYA

Bir ülkenin en önemli koltuğuna nasıl geldiğini asla anlayamadıklarımız listesinde üst sıraları zorlayan Putin’in Çeçen halkının direnişini kırmak için başlarına koyduğu Ramazan Kadirov ve LGBTIQ+ bireylerin varlığını kabul etmediği için kayıt dışı tutuklamalar, akla mantığa sığmayan işkencelerle bu insanları öldürerek, yıldırarak, hayattan vazgeçirerek yok eden bir iktidarın ifşası Welcome to Chechnya. Hayatları hâlâ tehlikede olduğu ve hatta bu politika komşu bölgelere de sıçradığından durmak yerine virüs gibi yayılan soykırım yüzünden anonimliğini korumak üzere öznelerinin yüzlerini görsel efektler yardımıyla tanınmaz hâle getirerek bütün dünyaya bir yardım çığlığı atılıyor. Acısının nasıl içime işlediğinin, sadece kendimiz olduğumuz için canımıza kast edildiğini gördükçe ne kadar sinirlendiğimi anlatmam imkansız. Tek istediğim hepinizin izlemesi ve sadece görünürlüğü artırarak bile bir ucundan yardımımızın dokunabilmesi bu cesur aktivistlere.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.