2020’nin En İyi 20 Kadın Oyuncu Performansı

2020’nin En İyi 20 Kadın Oyuncu Performansı

Oscar Boy Film Ödülleri’nin adaylarıyla başlayıp, yılın en iyi 20 erkek oyuncu performansıyla devam ettiğim 2020 sinema yılını kapama faslında istikamet kadın oyuncular. Birbirinden nitelikli performanslarla bu seneyi de kadınlara atamayı başan aktrislerden başrol, yardımcı fark etmeksizin çıkardığım yirmi oyunculu seçkimle huzurlarınızdayım.

Bukky Bakray
Rocks

Bu yıl izlediğim anda çarpıldığım, etkisinden kolay kolay kolay çıkamadığım performansların başında geliyor Rocks’ın yıldızı Bukky Bakray. Ken Loach filmlerinden hâllice dünyasında annesi ortalıktan kaybolduktan sonra kendine ve erkek kardeşine bakmak zorunda kalan evin kızı olarak her güçlüğe göğüs gererken, bir ömre yetecek travma biriktirdiğinden habersiz hayatın akışına bırakıyor kendini Bakray ve bir durup nefes almanın, sorgulamaya mecali olmadığı için “normal”in ne olduğunu bilmeyen saf duruşuyla da ezip geçiyor hepimizi. Hem filmin, hem de bu genç yeteneğin çok büyük hayranıyım. Dil uzatının diline makasla koşabilirim!


Jasmine Batchelor
The Surrogate

The Surrogate kendine kötü karakter olarak beyaz geyleri seçerken karşılarına da ahlak, etik, insanlık üzerine konfor alanlarımızı zorlayan bir kadın dikiyor. Bu kadını canlandıran Jasmine Batchelor da sağolsun hiç korkak alıştırmamış. Sadece senaryoda yazılanı harfiyen oynayarak, üstlendiği karakterin iyisini kötüsünü katıksız hâliyle ortaya koyarak seyircisinden gerekli reaksiyonu alan oyunculukların zaten hastasıyım. Bachelor bunu kendi değer yargılarımızı ve durduğumuz tarafın bizi kim yaptığını da sorgulayan bir tekst sayesinde iyice zirveye yaklaşıyor sanki. Yine abartısız, ama hedefi tam on ikiden vuran bir işçilik mevzubahis olduğu için de yelkenler suda.


Paula Beer
Undine

Paula Beer sabahlara kadar Berlin’in mimari yapısını, kentsel dönüşümünden bahsetsin istiyorum bana. O dev maketin etrafında artık bütün cümlelerini ezberlemiş kadını izleyip kafasından ne geçiyor diye sorgulayayım, kafa yorayım nötr bir döpiyesin arkasına saklanmış, topuklarıyla her adımda odayı inleten bu tarihçi için. Mitolojik bir varlıktan adını almasına en şaşırmayacağım aktris olarak rol arkadaşı Franz Rogowski”nin omzuna başını yasladığında, göz ucuyla geçmişine baktığında, suyun altında her şeyin başladığı yere dönerken bile kurtulamadım Beer’ın büyüsünden. Film izleyeli de neredeyse bir sene oluyor ve ben hâla Paula Beer’ı düşünerek günleri deviriyorum.


Haley Bennett
Swallow

Swallow’un demlendikçe acılaştığını asla inkâr edemeyecek olsam da Jennifer Lawrence benzerliğiyle sürekli aklımı karıştıran Haley Bennett’ın filme sığdırdığı oyunculuğunu görmezden gelmem imkansız. Problemlerinin köküne inmek yerine eline ne geçse yutmayı tercih eden ev hanımı rolünde yeni bir zemin keşfetmiyor tabii. Ancak rolünün gereğini fazlasıyla yerine getirdiği gibi bir noktadan sonra tekrara düşen yapımda da can simidi görevi görüyor izleyici için. Uzunca bir süredir, kaptığı ufak rollerde bile parıldadığını düşündüğüm aktrisin yetenek seviyesine uygun bir rolle buluşabilmiş olmasının da haklı mutluluğu var tabii üstümüzde. İzlemeyen kaldıysa buyursun…


Radha Blank
The Forty-Year-Old Version

The Forty-Year-Old Version’ın eksik kaldığı, kolaycılığa kaçtığı iddialarına itiraz edebilir miyim? Hayır. Ama bu ortalama başlangıcın göze batan amatörlüklerine rağmen Blank sadece bir yönetmen ya da senarist olarak değil, oyuncu olarak da filmi sırtında taşıyor gibi hissettim ben. Seçtiği rol arkadaşlarının zayıf kaldığı anlarda, stand-up komedyenliğinden gelen deneyimlerini de kullanıp hikâye bir şekilde yön vermeyi başarıyor. Gelecekte yer alacağı projelere karşı duyduğum heyecanı kelimelerle ifade edebilmem imkansız. Biraz kendi ödüllerimde The Forty-Year-Old Version’ı ve tabii Blank’i sığdıracak bir yer bulamamanın da kudurukluğuyla yazıyorum.


Martine Chevallier
Two of Us

Two of Us ikilisinden Barbara Sukowa’nın daha çok takdir hak ettiğini düşünüyor olabilirsiniz. Ama ben büyük bir çoğunluğunda diyalogu bulunmadan gözleriyle dağları deviren Martine Chevallier’e öyle bir kaptırdım ki kendimi gözüm başkasını görmedi. Pek sevdiğim Erol Günaydın’ın vefat etmeden evvel oynadığı son rollerinden birinde görmüştüm sanıyorum bu tür fiziksel bir çalışmanın karşılığını alabildiği. Ableist bir yere gitmesinden çok korktuğum için bu tür rollerin, hesaplı davranan oyunculara da ayrıca hayran kalıyorum. Chevallier bu tanıma harfiyen uyan bir çalışma çıkarmış zaten ortaya. O olmasa, Two of Us’ın sevdasına bu kadar inanır mıydık bilmiyorum.


Toni Collette
I’m Thinking of Ending Things

Bu kadın sizin için artık daha ne yapsın ben anlamıyorum. The Sixth Sense’den Hereditary’e kadar inanılmaz bir kariyere sahip Collette. Minicik bir rolü dahi üstün yetenekleriyle anlatılan hikâyenin en mühim parçası hâline getirebilme özelliğine sahip, süper güçlerle kutsanmış bir aktris benim gözümde. I’m Thinking of Ending Things’te de Collette’in bütün yelpazesini izleyebilme imkanı yakaladığımız United States of Tara’nın tadını aldım oyunculuğundan. Yine çok yönlü, uçlarda gezinen, sıcakla soğuğu aynı anda fırından çıkarabildiği bir şova girişiyor. Çok üzücü değil mi bu kariyere, bu performanslara elinde hâlâ bir Oscar bulundurmaması? Ağlasak hakkımızdır.


Viola Davis
Ma Rainey’s Black Bottom

Ezberden oynamasına çok alışık olduğumuz Viola Davis’in de dediği gibi siyah aktrislere hep “tek nota” yorumu yapılmasının sebebi yeteneklerinin sınırı değil, fırsatların benzerliği ve kısıtlılığı. O yüzden Doubt’la hayatımıza girdiğinden beri bağrımıza sokacak bir performansını aradığımız (Gerçi How to Get Away with Murder’ın ilk sezonunda da şahaneydi.) Viola Davis, Ma Rainey rolüyle buluştuğu için çok mesudum. Filmin tamamında gözükmese de yokken bile bulunduğu sahneye hükmedebilecek kadar büyük bir aktris olduğunu hatırlamamıza yardımcı oldu. Açıkçası gönlüm başka aday adaylarında olsa da ikinci Oscar’ına bu rolle kavuşursa hiç üzülmeyeceğim.


Polly Draper
Shiva Baby

Pişmek için zamana ve deneyime ihtiyaç duyan Shiva Baby’nin her şeyden haberi varmış da huzur için susuyormuş gibi duran geveze annesi olarak Polly Draper’ın oyunculuğunu benden başka beğenen var mı bilmiyorum. Ben o kaos içerisinde sürekli yargı dağıtan ve mevcut tansiyonu alakasız konuları gündeme getirerek daha da yükselten kadın olarak hayranlıkla izledim ortalığı karıştırışını. Katey Sagal’a hem üslup, hem de fiziksel olarak benzettiğim aktrisi bundan sonraki işlerinde daha dikkatli takip edip olası zirvelerini görmeye de özen göstereceğim bundan böyle. Hazır yeri gelmişken Shiva Baby’i de önermiş olayım, arada kaynamasın bari.


Clare Dunne
Herself

Clare Dunne’ın senarist kimliğiyle de katkıda bulunduğu Herself’te kendini rolün içerisinde kaybederek bütünüyle anlatılan kadına dönüşmesi bu sene izlediğim en harika transformasyonlardan biriydi açıkçası. Sadece evladını düşünen ve alt sınıfa dair başını sokacak bir çatıya sahip olmanın her şeyi daha iyi kılacağı düşüncesi üzerinden, domestik şiddete, ataerkil düzenin ürünü adalet sistemine kadar girişen Herself’ün bel kemiği Clare Dunne âdeta. Kalbimizi kırdığı mahkeme sahnesinden, yeşermiş hayallerine bir anda vurulan baltaya kadar her anda da bütün kırılganlığıyla eşlik ediyor seyircisine. Umuyorum kariyerinin bundan sonrasında yolu hep açık olur.


Sidney Flanigan
Never Rarely Sometimes Always

Filmden öne çıkarılabilecek sayısız sahne var aslında. Özellikle herkesin aklında kalan kısma değinmeden yazmayı da isterdim bu yazıyı; ama evet, genç aktris Sidney Flanigan kariyerinin ilk kusursuz anlarından birine tam olarak “o sahne”de, filme adını da veren sorguda ev sahipliği yapıyor. Rol arkadaşı Talia Ryder ile karşılıklı paslaşmalarının da ne kadar değerli olduğunu not düşmeme gerek yoktur umuyorum. Ne yapsa koşa koşa izleyeceğim bu taptaze iki yetenek ağırlığı altında hepimizin ayrı ayrı ezildiği bir senaryonun içerisinde hem filme, hem de bize nefes oluyorlar. Alternatif bir evrende, bilhassa Flanigan bir Oscar adaylığı alıyor genç yaşında, biliyorum.


Julia Garner
The Assistant

Ozark sayesinde bağrımıza bastığımız, gelecekte Madonna’yı oynayıp kariyerine bir Oscar adaylığı ekleme ihtimali de bulunan Julia Garner, Harvey Weinstein-vari bir yapımcının yanında çalışan genç bir kızı canlandırdığı The Assistant’ta Missouri’nin tırnakçı Ruth Langmore’undan daha fazlası olduğunu kanıtlıyor bizlere. Tek bir an bile yanı başından eksilmeyen kamera sanki odada yokmuş da bu olaylar zincirini sahiden yaşıyormuşçasına biriktirdiği stres, anksiyete krizleri ve tüm bunları ne için çekiyorumlu tereddütleriyle arz-ı endam ederken bir an olsun Ruth’u hatırlamıyoruz. Dizisi bitince bu umut vaat eden başlangıcıyla filmografisi hangi yöne doğru yol alacak meraktayım.


Mia Goth
Emma

Çok üzgünüm, Mia Goth’un performansı Oscar radarına giremediği, herkes şahane oyunculuğunu konuşmadığı için. Tonunu belirleyene kadar ilk yarım saatini çarçur etmiş bir yapım olsa da izlediğim en orijinal Jane Austen uyarlamalarından biri olarak Emma, birden fazla şahane oyunculuk sunsa da huzurlarımıza ben saflığına doyamadığım Goth’tan alamadım gözlerini. Sahneye girdiği her anda, karşısındakilerin de ışığını çalacak ve hikâyede esaslı bir aşama kaydetme durumu olmasa da sırf onun olduğu kısımları izlemek istememize sebep olacak bir cazibe ekliyor oyununa. Hesaplı çıkarılmış aptal insan portrelerine olan zaafım da devreye girmiş olabilir tabii.


Sally Hawkins
Eternal Beauty

Kimi zaman benzer kadınlara aynı nüanslarla can verdiğini ben de düşünüyor olmama karşın Sally Hawkins’in çağımızın en heyecan verici aktrislerinden biri olduğunu ve kendine şahane bir filmografi inşa ettiğini düşünüyorum açıkçası. Happy-Go-Lucky’den Maudie’ye, Blue Jasmine’den The Shape of Water’a yer aldığı her projede karakteri canlandırmak yerine yaşayarak, üstelik bunu da inanılmaz eforsuz bir başarıymış gibi göstererek devam ediyor kariyerine. Eternal Beauty’de de durum farklı değil. Bu sefer mental olarak sınırlar uğrayan bir kadını, kıyısına köşesine herhangi bir özür sığdırmadan ve ofansif bir yere de çekmeden ekrandan taşacak kadar canlı kılıyor.


Andrea Bræin Hovig
Hope

Oscar’ın uluslararası film 15’lisine kalmasa varlığından belki de haberimin olmayacağı Hope’ta henüz tanıştığım Andrea Bræin Hovig, Noel öncesi kanser teşhisi konan ve çok az ömrü kaldığını öğrenen bir anne ve eş olarak bugüne kadar görmediğimiz bir şey yapıyor bu rolle. Acının bağıra çağıra yaşandığı gibi aslında lineer bir duygu olmadığını hatırlatıyor performansıyla. O kadar çok sorusu, kaygısı var ki bu kadının, sona giderken nefes alıp kendine bile üzülemiyor aslında. Minik eslere sığdırdığı isyanlarıyla her şeyi hâlâ bir arada tutmaya çalışıyor. Akıl sağlığı, evlatları, yıllara yayılmış birlikteliği… Küçük bir efordan devasa bir performans sağmış. Alkışlar Hovig’e.


Lesley Manville
Let Him Go

Normal şartlar altında bu kadar abartıya kaçan ve gerçeklikten uzak durmak için çaba sarf eden performanslara pek gönül vermem; ama hem filmin genel yapısı itibariyle hem de Lesley Manville’in bu ölçüsüzlük içerisinde bile bir hâkimiyet kurabilmesi yüzünden kayıtsız kalamadım. Bu sinema yılına Ordinary Love’daki şahaneler şahanesi oyununu da sığdıran Manville zaten her rolün kadını olduğunu çok iyi bildiğimiz, büyük yetenekleri umuyorum ki The Crown’ın yeni sezonuyla nihayet hak ettiği ilgiyi görecek bir aktris. Ama Let Him Go’yu da her şeyi salıp gerçekten eğlenmeye baktığı bir egzersiz olarak ön hazırlık maiyetinde izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.


Frances McDormand
Nomadland

2020 ona mı ait, buna mı ait tartışmalarımız sürerken yılı pek de güzel özetleyen Nomadland’in yıldızı, Olive Kitteridge’imiz, Fargo’nun canımız Marge’ı, iki Oscar’lı Franny seneyi çoktan sahiplendi bile. Basitçe eğer Joel Coen ile tanışmasaydı hayatı nasıl olurdu gibi bir okuma da yapabildiğimiz Nomadland’te, McDormand onun bir aktris olduğundan bile habersiz insanlarla hikâyenin ana hatları üzerinden alışveriş yaparak her oyuncuya kısmet olmayacak, olsa da üstesinden gelemeyeceği bir şeyi başarıyor. Three Billboards kepazeliğinde bile parıl parıl parlayan Franny’nin kariyerinin doruk noktası demekten de asla çekinmediğim, usta işi bir performans var karşımızda.


Gina Rodriguez
Kajillionaire

Problematik ünlüleri iptal ettikten sonra doğru adımlar atıyorlarsa affetmekten çekinmemeye, iptal kültürünün esiri olmamaya dikkat ediyorum biliyorsunuz ki. Gina Rodriguez de krizi bir şekilde idare etmeyi başarıp, belki avaz avaz değil ama bir şekilde kariyerine geri dönmeyi başardı. Ve bu yılın tekerrürüyle sıradanlaşan Kajillionaire isimli bağımsızında, kendisinden çok daha kilit rollere sahip üç oyuncunun da varlığını unutturacak derecede bir oyun koyuyor ortaya. Tabii ki de karşısındaki herkesin tek renk, monoton performanslar sunmasının ekmeğini yiyor ama fırtına gibi giriyor sahneye, bir şekilde etkilenmemek, o rüzgâra kapılmamak neredeyse imkansız.


Amanda Seyfried
Mank

Görünmezlik pelerinini takmış gibi davranılan Amanda Seyfried’in Mank’teki oyunculuğu esasında yetenekle ya da büyük sözlerin doğru anlarda servis edilmesiyle alakalı değil. Tamamen varlığını, star ışığını ve bu kontekste yarşmasını kullanarak büyütüyor performansını Seyfried. Marion Davies rolünde başka birini düşünemeyeceğimiz bir yere sürüklüyor hatta bizi. Sadece fiziksel benzerlik de değil, teknik anlamda da tamamen o zaman aralığına ışınlanan yapımda Davies’in kaybolmuş ve henüz gün yüzüne çıkan görüntülerini izliyormuşuz gibi hissediyor. Kendisinden daha önce böylesine büyük bir adanmışlık görmediğimiz için de hâlâ büyük ödüllerle buluşmamasına şaşıyorum.


Kate Winslet
Ammonite

Listenin sonuna film sevdamının fitilini ateşleyen Titanic’in canımız starı Kate Winslet çok yakışmadı mı ama? Revolutionary Road ve The Reader gibi, kariyerinde en çok ödülle buluştuğu iki performansını da hatırlayınca, Ammonite’taki Winslet’in bugüne kadar hiç görmediğimiz bir Winslet olduğunu anlamak çok da zor değil. Bugüne kadar hiç yüzmediği sularda, her daim fazlasıyla yardımını aldığı elini kolunu da vücudunun iki yanına sabitleyerek, minimum cümleyle maksimum ifadede bulunuyor İngiliz gülümüz. Artık otomatiğe mi bağladı dediğimiz aktrislerin durun durun daha yeni başlıyoruz dedirten, kariyer ortası dönüm noktası gibi, dört başı mamur bir performans.

Adlarını anmazsam aklım kalır... Cosar Ali (Rocks), Maria Bakalova (Borat Subsequent Moviefilm), Nicole Beharie (Miss Juneteenth), Hong Chau (Driveways), Olivia Cooke (Sound of Metal), Sidse Babett Knudsen (Limbo), Aubrey Plaza (Black Bear), Talia Ryder (Never Rarely Sometimes Always), Barbara Sukowa (Two of Us), Dianne Wiest (Let Them All Talk)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.