The Normal Heart

The Normal Heart

normal_heart_ver2Normalde Oscar Boy sayfalarında televizyon filmlerini çok ağırlamıyorum. Bugüne kadar da Behind the Candelabra haricinde hakkında bir şeyler karaladığım bir TV filmi olmadı sanırım. Lakin The Normal Heart, Temmuz ortasında açıklanacak Emmy adayları ve Ağustos’da dağıtılacak ödüllerde büyük fırtınalar koparacağı için es geçmek istemedim. Muhtemelen önümüzdeki Altın Küre ve SAG Ödülleri’nde de hep bahsi geçen yapımlardan biri olacak. Hatta şimdiden Mark Ruffalo’nun teşekkür konuşmaları için ajandalarınıza tarihleri kaydetseniz iyi olur. Ben de kopacak büyük fırtınalar öncesi hemen The Normal Heart’ı izleyip fikirlerimi sizlerle paylaşayım istedim. Yayınladığı her işte başarılı olmayı başaran HBO’nun desteğiyle 25 Mayıs akşamı oynayan The Normal Heart, şimdiden hem eleştirmenlerin hem de sıradan izleyicinin kalbini çalmış durumda. Eğer bir şeye benzetmemi isterseniz, Dallas Buyers Club’ın hassas olduğu mevzularla August: Osage County’nin dramatik yapısını karıştırıyor. Ki zaten The Normal Heart da Larry Kramer’ın Broadway sahnesinde de sergilenmiş oyunundan bir uyarlama. Şimdi geçelim HBO’nun son hazinesini uzun uzun konuşmaya…

Her ne kadar son dönemde Glee gibi vasat bir işle adı anılsa da Nip/Tuck’ın arkasındaki deha Ryan Murphy. American Horror Story ve The New Normal gibi güncel dizilerin de yapımcılığını üstlenmesine rağmen televizyon sınırlarının dışına çıktığınızda pek deneyimli olmadığını görüyorsunuz Murphy’nin. Bening’in başarılı performansı haricinde pek ilgi görmeyen Running with Scissors ve büyük umutlarla beyazperdeye uyarlanmasına rağmen istediği etkiyi yaratamayan Eat Pray Love, beyazperdedeki iki yönetmenlik denemesi Murphy’nin. The Normal Heart ise muhtemelen bugüne kadarki en başarılı, kariyerine tanımlayabilecek kadar geniş ve sorunsuz tek projesi.

Larry Kramer’ın kendi yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı ve etrafındaki pek çok arkadaşının ismini değiştirerek kullandığı oyunu The Normal Heart, 80’li yıllarda Broadway dışında birkaç kez sahnelenmiş. Özellikle LGBT ve AIDS konusunda duyarlı topluluklar tarafından da takdirle karşılanmış. Fakat oyunun Broadway sahnesine taşınması için neredeyse 20 yıl geçmesi gerekmiş. The Normal Heart, 80’li yıllardaki cinsel devrim sonrası özellikle eşcinsellerde daha fazla görülen HIV virüsünün yarattığı AIDS hastalığının etkileri üzerinden bir hikaye anlatıyor. Ana karakterimiz Ned Weeks, kendi çevresindekileri ve tabii ki eşcinsel toplumu bilinçlendirmek adına canla başla mücadele eden bir adam. Öyle ki daha özgürlüklerini yeni yeni eline almaya başlamalarına rağmen devlet erkanına karşı açıkça savaş açıp, her geçen gün kaybettiği arkadaşlarıyla daha da hırslanarak amacına ulaşmak için tüm kuralları yerle bir ediyor. Bu mücadelesinde ona destek olan arkadaşları Ned’in alışılmışın dışındaki, açıkça provoke edici üslubunu benimsemese de tüm süreç birlikte işliyor. Ve film boyunca da bir şekilde ısınmayı başardığınız, içerisine dahil olduğunuz bu koca topluluktan tanıdık simalar eksildikçe The Normal Heart’ın dramatik yönü de güçleniyor.

Ryan Murphy’nin yönetmenliğini “aşırı” bulanlarla aynı fikirde olmadığımı söyleyerek başlamak istiyorum cümlelerime. Murphy’nin neredeyse ajitasyona kaçabilecek her sahnede abartıdan kaçıp kamerayı maktulden çok, kaybedenlere çevirmesi bence oldukça başarılı bir detay. Ayrıca büyük bir risk alıp müzik kullanmaktan da kaçınmış Ryan Murphy. Filmin iki saati aşkın süresi boyunca en trajik anlarda bile bir an olsun gözyaşlarınızı akıtmak için yaylılar devreye girip duygularınızı manipüle etmiyor. The Normal Heart’ın en büyük şansı hiç şüphesiz oyuncu kadrosu. Fakat bir yandan da reji seçimleri, tüm olayları en çıplak haliyle izlemenize yardımcı oluyor. Murphy seyircisinin ne hissetmek istediğine kendisinin karar vermesini istiyor ve asla aklınıza girip size doğruyla yanlışı göstermiyor. Elbette ki AIDS karşısındaki duyarsızlıktan ve bu mücadeledeki saflarda yer alan insanların sabrından etkileniyorsunuz. Fakat önemli karakterlerden birkaçı ekrana veda ederken ağlamanız için sizi hiç zorlamıyor Murphy.

The Normal Heart’ın ikinci yarısındaki bariz duraklamanın filmin en büyük sorunu olduğunu düşünüyorum. İlk yarısında Ned’in aşk hayatıyla gay bir aktivist olarak yaptıklarını güzelce harmanlayan Larry Kramer, ikinci yarıda suyu bulandıran ek mevzularla odak noktasını kaybediyor. Biraz kurgu masasında makaslanmaya ihtiyaç duyan sahnelerin çoğu oyunculara Emmy getirmek için tasarlanmış bana kalırsa. Halbuki Ruffalo, Bomer ve Kitsch’in ödül almak için er meydanına çıkmasına pek gerek kalmıyor. Canlandırdıkları karakterleri ete kemiğe büründürerek sahicilikleriyle performanslarında zirveye çıkmayı başarıyorlar. Mark Ruffalo’nun ölçülü Ned Weeks portresi muhtemelen kariyerindeki en iyi iş. Yer aldığı her filmde başarılı bulduğum aktörü hiç bu kadar tatmin olarak izlediğimi hatırlamıyorum. Matt Bomer’ın karakteri filmin drama boşluğunu doldurduğu için gösterişli. Ve ne yalan söyleyeyim, Bomer da rolünün üstesinden öyle iyi geliyor ki film bittiğinde en çok onu özlüyorsunuz. Taylor Kitsch hikayenin görünmeyen yıldızı olmuş. Bana Rush’daki Chris Hemsworth’ü hatırlattı. Bir şekilde sanki çok da bir şey yapmıyormuş gibi göstermesine rağmen, kendisine verilen tüm görevleri yerine getirerek boşlukları ustaca dolduruyor.

Kadro sadece bu üç isimle sınırlı değil tabii. Filmin önemli yıldızlarından biri Julia Roberts. Lakin kısıtlı sahnesiyle Emmy alabileceğinden şüpheliyim. Yine de kendisini kaybedip araştırması için maddi destek istediği kurula sinirlenirken ve tabii Ruffalo ile dans ederken oy veren üyelerin kalbini çalması mümkün. Okuduğum eleştirilere bakacak olursam, Jim Parsons’ın da epey hayranı var. Ben filmin en zayıf halkası olarak gördüm açıkçası. Eğer The Normal Heart daha sıradan bir yönetmen ve senaristin elinde olsaydı Parsons’ın performansı yeterli olabilirdi; ama burada yapay gözükmekten kurtulamamış. Alfred Molina ve Denis O’Hare kadronun deneyimli isimlerinden birkaçı. Midnight in Paris ile tanıdığımız, House of Cards ile hayran kaldığımız Corey Stoll’un da kısacık bir sahnesi var. Tıpkı filmin başındaki Jonathan Groff gibi o da hemen görevini tamamlayıp kayboluyor. Çekirdek kadrodan saymadığım tek isim Joe Mantello sanırım. Eğer son dakikada iyi bir kampanyayla kendisini Emmy adayları arasında bulursa şaşırmayacağım.

The Normal Heart beyazperdede oynamış olsa bir Oscar şansı olur muydu pek emin değilim. Ama büyük ihtimalle Mark Ruffalo’yu En İyi Erkek Oyuncu adayları arasında görürdük. Filmin sorunlu olan tek bir kısmı var, tüm sadeliğinin yanındaki zorlama birkaç sahnesi. HBO ve filmin yapımcıları o kadar uzun zamandır The Normal Heart’ı pazarlamak için uğraşıyor ki ister istemez bu altın sevdası gözünüze çarpıyor. Filmin büyük televizyon ödülleri oylamalarının arefesinde gösterilmesi de bu tezimi doğruluyor sanırım. Yine de çok başarılı bir iş. Hem Ruffalo’nun, hem de Ryan Murphy’nin kariyerinin en iyisi. Filmi popülerleşmeden izleyin derim.

[A-]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.