Olive Kitteridge

Olive Kitteridge

Frances McDormand
Frances McDormand

Yayınlandığı günden beri aklımdan bir türlü çıkmayan ve Kış Uykusu – Whiplash ikilisi ile birlikte 2014 içerisinde izlediğim en harika şey olan Olive Kitteridge, HBO imzalı bir mini dizi. Elizabeth Strout’un 13 kısa hikayeden oluşan aynı adlı romanın bir uyarlaması. Hikayeyi senaryolaştıran isim daha evvel Mad Men için çalışan ve Normal isimli bir televizyon filmi ile Emmy kazanan Jane Anderson. Yönetmenlik koltuğunda ise The Kids Are All Right ile kariyerinde umut vaat eden yeni bir sayfa açan Lisa Cholodenko var. Dizinin içeriğine geçmeden evvel HBO ile olan çalışmasından çok memnun kalan Cholodenko’nin bir başka mini dizi projesi için tekrardan kamera arkasına geçeceğini de ekleyeyim. Eğer yeni işi de Olive Kitteridge kadar başarılı olursa Oscar Boy sayfalarında uzun uzun methiyeler dizeceğimi şimdiden bilmenizi isterim. Çalıştığı oyunculardan yüzde yüz verim almayı başaran ve karakteristik bir bakış açısına sahip olmasına rağmen aktörlerinin işçiliğini de köşeli bir anlatımla ezmemeye gayret eden Cholodenko, kariyerinin açık ara en iyi işine ve son yılların en muazzam dizisine imza atmış.

Olive Kitteridge, bizim ülkemize asla uğramayacak olan televizyonun altın çağına eklenen son halka. Hikaye, diziye adını veren karakter, onun ailesi ve yaşadıkları kasabanın etrafında dönüyor. Her bölümü arasında hatırı sayılır zaman aralıkları olan Olive Kitteridge’in merkezinde inatçı, kuralcı, disiplinli bir matematik öğretmeni ile uysal, hoşgörülü, kibar bir eczacının evliliği var. Olive (Frances McDormand), evdeki mutsuzluğunu hayatında yer almakta olan her ilişkiye yansıtmış bir kadın. Öyle ki meslektaşı Jim (Peter Mullan) ile olan masum kaçamaklarının yarattığı vicdan azabını bile oğlu Christopher (Devin Druid; John Gallagher Jr.) ve eşi Henry’ye (Richard Jenkins) yüklenerek yok etmeye çalışıyor. Usulsüz tavrı, bir türlü kapatamadığı çenesi ile yaşadıkları kasabanın sivri karakterlerinden biri olarak bilinen Olive, geçen tüm yıllara rağmen benliğinden bir şey kaybetmiyor ve dizi her bölümle biraz daha günümüze yaklaştıkça yumuşamayıp, aksine çok da haklı sayılabilecek bir isyanla yoluna devam ediyor. Bu yıl HBO’da bugüne kadar depresyona getirilen en iyi yorumu (The Leftovers) izlemiştik. Olive Kitteridge ise daha doğal bir yaşam ortamında, herkesin karşılaşabileceği gündelik kavramlarla ana karakterinin dünyasında daracık bir alan yaratıyor.

Libby Winters ve John Gallagher Jr.
Libby Winters ve John Gallagher Jr.

Filmin çok katmanlı hikayesinde sayısız yan karakter ve ana amaca hizmet eden pek çok küçük detay var. Mesela Olive ve ailesinin yaşadığı Crosby isimli küçük Maine kasabası sıradışı olayların normal görüldüğü bir yer. Oğluna sadece çamaşır makinesini nasıl kullanacağını anlattığı direktifler bırakarak canına kıyan Rachel’ın (Rosemarie DeWitt) ansız vedası da burada gerçekleşiyor, restoranda çalışmakta olan genç kızın neredeyse boğulduğu talihsizliği de, hastaneyi soymaya kalkışan akılsızların girişimi de… Yalnız bu uç meseleler ile Olive’i daha da iyi tanıyor, şahit olduğu ya da başına gelen her ters olayla karakterini biraz daha iyi kavrıyoruz. Babasının intiharının üzerinde bıraktığı etki onu hayata karşı sert olmaya itse de, sivri diline rağmen içinde kocaman bir kalp taşıdığını ve hem oğluna, hem de haksızlık ettiği kocasına orada bir yer ayırdığını görüyoruz. Tabii Frances McDormand’ın kusursuz – bu kelimeyi öylesine kullanmadığımı belirtmek isterim – performansıyla Olive Kitteridge daha da anlaşılabilen, ama beyazperdede kolay kolay rastlamayacağınız kadar değerli ve kompleks bir kadın karaktere dönüşüyor.

McDormand’a neredeyse her sahnesinde eşlik eden Richard Jenkins’in abartısız oyunun değerini ise ancak dördüncü bölümünde anlayabildim. Özellikle hastanedeki o tansiyonu yüksek sahneden sonra ayağa kalkıp insanın ekranı alkışlayası ve belki sesimi duyururum diye ıslıklar atası geliyor. Olive ve Henry’nin oğlunun küçüklüğünü Devin Druid, yetişkinliği ise John Gallagher Jr. başarılı bir şekilde canlandırmış. Ama tabii yardımcı kadroda da oldukça marifetli isimler olduğunu söylemek gerek. Son dakikada hikayeye dahil olan Bill Murray bir sahnede kalbimizi parçalıyor. Rosemarie DeWitt her zamanki gibi abartısız, ama bir o kadar gerçek performansıyla başımızı döndürüyor. Peter Mullan filmin belki de en çok darbe gören karakterine unutulmayacak bir yorum getiriyor. Martha Wainwright büyülü sesiyle en özel anlarda karşımıza çıkarken Zoe Kazan’ın daha mizahi bir içeriği sahip olan karakteri biraz olsun üzerimizdeki yükü hafifletiyor. Son yıllarda gördüğümüz en doğru cast çalışması diyebiliriz. Bir de unutmadan dizinin tek bir bölümünde karşımıza çıkan Cory Michael Smith’in ilerleyen yıllarda çok büyük bir stara dönüşeceğini düşündüğümü eklemek istiyorum. Gotham isimli rezaleti unutup birilerinin bu genç adama beyazperdede önemli roller vermesi şart.

Bill Murray
Bill Murray

Bana göre Olive Kitteridge, televizyonun altın çağında olduğumuzun en büyük kanıtı. Her yaş aralığındaki izleyicinin mutlaka göz atması gereken bir yapım. Ölüm, evlilik ve ebeveyn olmak hakkında öyle isabetli cümleleri var ki hepsi bir taş gibi boğazınıza oturuyor. Sizi hafifletip rahatlatacağını düşünürken daha da endişelenmenize sebep oluyor. Ama zaten tüm marifeti de buradan gelmekte. Lisa Cholodenko eğer ki Olive Kitteridge’i televizyon için değil de beyazperde için yapmış olsaydı şu an Oscar yarışını önde götüren Julianne Moore bile Frances McDormand’ın ikinci heykelciğini almasına mani olamazdı. Bu yıl ne Altın Küre, ne SAG, ne de Emmy’de McDormand’ı kimselerin durduramayacağını da eklemem gerek. Dört yıldır aynı kadını canlandıran ama sırf gay ikonu olduğu için yere göre sığdırılamayan Jessica Lange’den geçtim, Daniel Day-Lewis kadın kılığına girip bir televizon filmi ya da mini dizide yer alsa bile McDormand’ın rüzgarını savuramaz. Olive Kitteridge’le ilgili okuyacağınız negatif herhangi bir satırı (ki zevkleri tartışılabilir bir izleyicinin bile karşı koyacağından şüpheliyim) unutup kendi fikrinizi oluşturmak için başına oturmanızı rica ediyorum. Çünkü karşınızda sıradan bir HBO mini dizisi değil, dört saat boyunca mükemmeliyete oynayan bir başyapıt var.

En İyi Bölüm: Incoming Tide (Bölüm 2)
Sezon Boyu Spotlight Ödülü: Frances McDormand (Olive Kitteridge)
Sezon Notu: A+

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

3 Yorum

  1. Refik Eren Uysal

    Bİr gün içinde koca dört bölümü devirdim bir dört bölüm daha olsa yine izlerdim heralde.Şahane senaryo şahane kurgu şahane oyunculuklarla dolu bir diziydi.O kadar çok zaman atlama olmasına rağmen ne makyajlarda ne oyunculuklarda ne de cast seçiminde falso var.Sİze de çok ama çok teşekkür ediyorum böyle muazzam yapımlardan haberdar olma şansını elde ediyoruz sayenizde =) Bu arada Frances McDormand sen insan mısın ???!!!!!

    Yanıt
  2. Ali Eren

    Yorumu geç yazmam geç izlediğim anlamına gelmesin. Diziyi ilk yayımlandığında izledim, bu siteye yeni rastladığımdan yeni yorum yapıyorum. MÜTHİŞ BİR YAPIT, HER OLAYI, HER BÖLÜMÜ VE HER KARAKTERİ. MCDORMAND VE PETER MULLAN HÜZNE BOĞUYOR, ECZACIMIZ SAKİNLİĞİYLE KENDİNE HAYRAN BIRAKIYOR. İNSAN HEM DEPRESYONA HEM MAINE’E HAYRAN KALIYOR. İZLEYİN, ÜZÜLÜN, DÜŞÜNÜN, ZEVK ALIN. FARGO FİLMİNDEN HAYRAN KALDIĞIM BU KADINI VE BREAKING BAD DEN GICIK OLDUĞUM JERY’İ İZLEMESİ DE GÜZELDİ.

    Yanıt

Bir Cevap Yazın