2014’ün En İyi 50 Filmi: #1 – 10

2014’ün En İyi 50 Filmi: #1 – 10

Ve geldik 2014’ün En İyi 50 Filmi yazı serisinin son parçasına. Yarın ve Pazartesi günleri yılın en iyi oyuncu performanslarını sıralayarak geçtiğimiz seneye olan vedamı sürdüreceğim. Salı günü ise daha evvelden adaylarını açıkladığım Oscar Boy Ödülleri’nin kazananları belli olacak. Bu arada ayın 9’u itibariyle Readers’ Choice oylamasının başlayacağını da hatırlatayım. Bu yıldan itibaren artık Readers Choice’un kazananları gibi, adayları da sizler tarafından belirlenecek. Bahsi geçen tüm yazıları sayfanın en alt kısmında bulabilirsiniz. Şimdi geçelim 2014’ün en iyi 10 filmine…

#10: UNDER THE SKIN

Yönetmen: Jonathan Glazer

Neden izlemeliydiniz?

  • Scarlett Johansson için. Başta bakmaya doyamadığımız seksi ve güzel bir kadın olarak hayatlarımıza giren Johansson, yıllar içerisinde CV’sine inanılmaz filmler ekledi. Under the Skin de onlardan biri. Lost in Translation ve Don Jon ile birlikte en iyi performanslarından birini sunuyor.
  • Michel Faber’ın uyarlanamaz gibi duran romanının beyazperdeye nasıl yansıtıldığını görmek için. Ben kitabı okurken hep kafamdaki soru işaretlerini nasıl gidereceklerini düşündüm. Jonathan Glazer, romana çok sadık kalmasa da hayal gücünü iyi kullanıyor.
  • Mica Levi’nin tüyler ürpertici müzikleri için. Bu yıl Alexandre Desplat, Hans Zimmer, James Newton Howard gibi sektörün önde gelen isimlerinden çok iyi besteler dinlemiş olsak da hiçbiri Mica Levi kadar kanımızı dondurmadı. Under the Skin’in tekinsiz atmosferinin ana sebeplerinden biri Levi’nin müzikleri.

#9: KREUZWEG (Stations of the Cross)

Yönetmen: Dietrich Brüggemann

Neden izlemeliydiniz?

  • 14 plan sekansla nasıl bir şaheser yaratılabileceğini görmek için. Filmekimi’nde izleme fırsatı yakaladığım bu muazzam din taşlamasının etkisini henüz atlatabilmiş değilim. 2014 sezonu bitse bile Kreuzweg’i daha fazla seyirciye ulaştırmak için üzerime düşeni yapmaya hazırım.
  • Avrupa Sineması’na hasret kaldığınız için. Kabul edelim, bu yıl Avrupa’dan “Blue Is the Warmest Color” kuvvetinde bir film izleyemedik. Ama her ne kadar adı pek anılmasa da Kreuzweg, Amerikan yapımlarına bir ara vererek sezon içerisinde nefes almamıza yardımcı oldu.
  • Franziska Weisz için. Pek aşina olmadığımız bu Avusturyalı aktris Kreuzweg’de tahammül edilmesi güç bir anneyi oynuyor. J.K. Simmons’ın Whiplash’deki kötü karakterini masum gösterecek kadar acımasız, cahil bir et israfı.

#8: TWO DAYS, ONE NIGHT (Deux jours, une nuit)

Yönetmen: Jean-Pierre & Luc Dardenne

Neden izlemeliydiniz?

  • Marion Cotillard için. Eğer bu yıl Julianne Moore olmasa muhtemelen ikinci Oscar’ıyla buluşacak olan Cotillard, La vie en Rose’den bu yana zaten tek bir kötü performans sunmamıştı. Bu performansı beğenmeyenlerin sinema zevklerini umursamamak suretiyle kafamı başka yöne çeviriyorum.
  • Dardenneler için. Belçikalı kardeş yönetmenlerin filmografisi birbirinden muazzam yapımlarla dolu ve Two Days, One Night da klübün ortalamasını yükseltiyor.
  • Timur isimli karakterle Marion Cotillard arasında geçen sahne için. Bu sahnede gözyaşları harekete geçmeyen ya da gözleri biraz olsun dolmayan herkese Tyler Perry filmleriyle eziyet etmek istiyorum sanırım, yalan söyleyemeyeceğim.

#7: SELMA

Yönetmen: Ava DuVernay

Neden izlemeliydiniz?

  • Son yılların en heyecan verici kadın yönetmenlerinden biriyle tanışmak için. Selma, adeta bir biyografi nasıl yapılır filmi. DuVernay başka yönetmenlerin ellerinde oldukça sıkıcı bir şekilde filme dönüştürülebilecek bir hikayeye tüm üslubunu aşılamış ve ortaya olağanüstü bir film çıkmış.
  • David Oyelowo için. Ekran dışı kimliğine hiç tahammül olmasam da Selma’da harikalar yaratıyor. Ayrıca filmde Carmen Ejogo ve kısacık performansına rağmen etkileyici olmayı başarabilen Oprah Winfrey’ye de dikkat etmenizi öneririm.
  • Akademi’nın nasıl hak yediğini görmek için. American Sniper kepazeliğini 6 dalda Oscar’a aday ederken Selma’yı sadece En İyi Film ve En İyi Özgün Şarkı dallarında gördüler. İşte böyle anlarda kepenkleri indirip tüm Oscar sohbetlerini bırakasım geliyor.

#6: HOW TO TRAIN YOUR DRAGON 2

Yönetmen: Dean DeBlois

Neden izlemeliydiniz?

  • Sadece bu yılın değil, son yılların en iyi animasyonlarından biri olduğu için. Up’dan bu yana birkaç iyi aniamasyona denk gelsek de aynı kalibrede bir film izleyememiştik. How to Train Your Dragon 2, ilk filmdeki mükemmelliğinin üzerine yepyeni bir hikaye ekleyerek hedefi tam onikiden vuruyor.
  • Cate Blanchett’in seslendirdiği karakter için. Filmi izlemeyenler için sürprizi bozmayarak karakterin kim olduğundan bahsetmeyeceğim. Ama kareye girdiği ilk andan itibaren izleyiciyi büyüsü altına alan bir dünyaya sürüklüyor.
  • John Powell’ın müzikleri için. İlk filmde de Powell’ın yetenekleriyle tanışmış ve hatta aldığı Oscar adaylığı için epey sevinmiştik. Bu sefer elindeki materyalle biraz oynayarak yine ortaya dinlemeye doyamadığınız bir soundtrack çıkarmış Powell.

#5: INHERENT VICE

Yönetmen: Paul Thomas Anderson

Neden izlemeliydiniz?

  • Paul Thomas Anderson için. Çağımızın en iyi yönetmen ve senaristlerinden biri olan PTA, uyarlanması imkansız olan bir romanı alıp kimsenin eşini benzerini yapamayacağı bir film çıkarmış ortaya. Inherent Vice’ın kafasına ulaşabilmek için üç dört coffee shop‘ın ürünlerini bitirmek bile yetmeyebilir.
  • Çıplak ayaklı Joaquin Phoenix için. Benzer cümleler olacak ama ne yapayım, yalan değil. Joaquin Phoenix benim için en iyi Amerikalı aktör. Daniel Day-Lewis’i şakşaklamaya meraklı bir kalabalık olabilir; fakat Phoenix abartıya kaçmadan da bir şeyler başarılabileceğinin en büyük kanıtı.
  • Müzik kullanımı için. PTA yine orijinal besteler için Jonny Greenwood’dan yardım almış. Ama Inherent Vıce’ın asıl marifeti kullanılan sözlü parçalarda. Türkiye asıllı grup Can’dan Vitamin C, Kyu Sakamoto’dan Sukiyaki, Minnie Ripperton’dan Les Fleur aklımda kalanlar.

#4: CITIZENFOUR

Yönetmen: Laura Poitras

Neden izlemeliydiniz?

  • Belgeseller her daim kurgusal filmlerden daha ilgi çekici olduğu için. Sinemayla ilgileniyor ama belgesellerden uzak duruyorsanız çok şey kaçırıyorsunuz. Ben National Geographic’in hayvan belgesellerinden bir derdi, bir meselesi olan yapımlara 4-5 sene evvel geçtim ve hiç pişman değilim.
  • Tarihe tanıklık etmek için. Laura Poitras’ın filmi Citizenfour, 21. yüzyılın en önemli olaylarından birini direkt ilk gözden, kesintisiz bir şekilde anlatıyor. Eğer ki kendi ülkenizle de bağdaştıracağınız o can acıtıcı gerçekleri izleyerek moralinizi bozmaya hazırsanız, mutlaka başına oturun derim.
  • Değme gerilim filmlerinden tansiyonu daha yüksek bir atmosfere sahip olduğu için. Mathilde Bonnefoy imzalı kurgu Citizenfour’un bel kemiği aslında. Sadece olaylar yaşanırken odaya bir kamera yerleştirip ellerindeki görüntüleri seyirciyle paylaşmamış, ortaya sinema namına değerli bir sanat eseri çıkarmışlar.

#3: THE DOUBLE

Yönetmen: Richard Ayoade

Neden izlemeliydiniz?

  • Bu senenin en çok hakkı yenen filmi olduğu için. Kimse konuşmuyor, ama kimse! Halbuki Richard Ayoade, Submarine’den sonra bir kez daha ortaya olağanüstü bir film çıkarmış. Neredeyse başyapıt denilebilecek, her karesi emek kokan dört dörtlük bir yapım.
  • Jesse Eisenberg için. Kabul ediyorum, uzunca bir süre benzer rolleri oynadığı için çok şikayet etmiştim Eisenberg’den. Fakat The Social Network sonrası daha seçici davranarak birbirinden iyi performanslara imza attı. Muhtemelen The Double’ı izleyen herkes de kariyerinin en iyilerinden biri olduğunu kabul edecektir.
  • Sürekli filmlerin müziklerinden bahsediyor olsam da, Andrew Hewitt için. Tıpkı Mica Levi’nin Under the Skin için yaptığı müziklerde olduğu gibi, Hewitt de besteleriyle kanınızı donduruyor. Eğer Dostoyevski’nin satırları can bulacaksa, mümkünse hep böyle olsun.

#2: KIŞ UYKUSU

Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan

Neden izlemeliydiniz?

  • Türkiye’nin en önemli sinemacısının imzasını taşıdığı için. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum, yerli yönetmenler arasında yeni filmini merakla beklediğim tek bir kişi dahi yok. Ama Nuri Bilge Ceylan her filmiyle nefesimi kesmeyi başarıyor. Kış Uykusu da giderek yükselen kariyerinin son harikası.
  • Aldığı Altın Palmiye ödülü için. Milli gururumuz olmasını geçtim, Cannes’ın şanlı tarihine adını yazdırması sebebiyle bile izlenmesi lazım Kış Uykusu’nun. Henüz filmle buluşmayanların hemen burada okumayı keserek Kış Uykusu’nun başına geçmeleri şart.
  • Aklınıza kazınacak sayısız repliği için. Artık “Kötülüğe karşı koymak… Ne demek sence?” diye mi dolanırsınız, yoksa “Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu tanrılaştırmak, sonra da sanki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyormuş diye ona kızmak. Bana biraz haksızlık etmiyor musun?” diye ağlanır mısınız bilmiyorum.

#1: WHIPLASH

Yönetmen: Damien Chazelle

Neden izlemeliydiniz?

  • Oldukça zayıf bir yıl geçiren Amerikan Sineması’ndan dikkate alınabilecek nadir filmlerden biri olduğu için. Birdman iyiydi, ama biraz fazla şişirildi. Boyhood zaten ortalama bir yapım olmasına rağmen “12 yıl” muhabbetiyle geçiniyor. The Grand Budapest Hotel de en iyi Wes Anderson filmi sayılmaz. Sonuç? Whiplash!
  • J.K. Simmons’ın muazzam performansı için. Miles Teller’ın da hakkını yememek lazım. Filmde aslında ekrandan bir an olsun yüzü eksilmeyen tek isim ve sonuna kadar da ilgiyle izlememizi sağlıyor. Ama Simmons gözüktüğü andan itibaren her şeyi unutuyor ve tamamen onun karakterine odaklanıyorsunuz.
  • Muazzam finali için. Tek başına final sahnesindeki kurgu bile yetiyor aslında. Full Metal Jacket karşılaştırmalarına hak versem de mümkünse artık aynı temaya sahip her filmi birbiriyle mukayese edip çamur atmaya çalışmaya bir son verelim, olmaz mı?
2014 Yazıları
2014'ün En İyi 50 Filmi: #11-20 | #21-30 | #31-40 | #41-50
Oscar Boy Ödülleri: Adaylar | Kısa Listeler

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

2 Yorum

  1. Serhan

    Phoenix hakkında benim gibi düşünen biri olmasına çok sevindim. Özellikle Daniel Day Lewis şakşakcılığı yorumuna sonuna kadar katılıyorum. Hala 2 yıl önceki The Master performansının, Lincoln’e yenik düşürülmesini hazmedemiyorum….

    Yanıt
  2. şeref

    under the skın filmi sene başında izlenmesi gerekenler arasındaydı scarlet faktörü ile ancak o kadar ağır eleştiriler aldı ki izlemekten vazgeçmiştim (sahneleri porno filmi gibi,Sanatsal yanından çok sanki 10 yaşında bir çocuk çekmiş gibi filmi, Scarlett bacının vucudunu bolbol görmek dışında bir halt yok,Filmden bir şey anladıysam arap olayım. Filde bir tek Scarlett anadan doğma çıplak geziyor. Filmde toplamda 20 – 25 cümle tek kullanılmış. Film niçin çekilmiş onuda anlamadım vs.)yorumlar vardı ama siz umur bey ve metacritic puanları filmi izlemeye teşvik ediyo bakalım bakalım izledikten sonra beğenmezsek kulaklarınızı çınlatırız:)

    Yanıt

Bir Cevap Yazın