Eleştiri
The Second Mother

Que Horas ela Volta? | Yönetmen: Anna Muylaert | Oyuncular: Regina Casé, Michel Joelsas, Camila Márdila, Karine Teles, Lourenço Mutarelli, Helena Albergaria | Senaryo: Anna Muylaert | 112 dakika | Drama
Sitenin adı her ne kadar Oscar Boy olsa da günden güne Oscar’a aday olan (ya da adaylık potansiyeli olan) filmlerden ziyade, Akademi’nin vakit harcamaya değer görmediği yapımlar daha ilgimi çeker oldu. Paulina Garcia (Gloria), Adele Exarchopoulos (Blue Is the Warmest Color), Jenny Slate (Obvious Child) ve Catalina Saavedra (The Maid) gibiler çoğu Akademi ödülü adayından kat be kat iyi performanslar vermeye devam ettiği müddetçe de benim bu bağımsız hallerim devam edecek. Konuya buradan giriyor olmamın başlıca sebebi, ödül sezonunun sonunda dağıtacağım kişisel ödüller için şimdiden zirveye ortak bir performansla yollarımın kesişmesi. Filmekimi yine festival kapanmadan, iyi çıkmasını beklediğim yapımlar haricinde de ufak bir sürprizle uğurladı beni. Geçtiğimiz sene Kreuzweg’in etkisinden bir süre kurtulamamıştım. 2015 ise aynı zamanda Brezilya’nın Yabancı Dilde En İyi Film kategorisine yarışmak için gönderdiği The Second Mother’ın yılı olacak gibi gözüküyor. Hazır değinmişken Brezilya’nın son beş senedir harika seçimler yaptığını ve sinemasının ciddi anlamda gelişme gösterdiğini söyleyebilir miyim? Elite Squad 2, The Clown, Neighbouring Sounds ve The Way He Looks. Ne acıdır ki bu saydığım filmlerin hiçbiri kısa listeye dahi kalamadı. Umarım şimdi konuşacağımız yapım Brezilya’ya 1998’den sonraki ilk adaylığını getirir.
Filmin yönetmenlik koltuğunda oturan Anna Muylaert’in daha önce kamera arkasında bulunduğu bir filmi izlemedim. Ama yine Oscar’a gönderilen ve “kısa liste” muhabbeti çıktığından beri Brezilya adına bu şerefe erişebilen tek yapım, The Year My Parents Went on Vacation da bulunmakta filmografisinde. Lakin yönetmen olarak değil, senarist kimliğiyle katkıda bulunmuş. Sundance’da prömiyerini yapan bu küçük bağımsız, başrolündeki iki kadın oyuncusuna ödül getirmiş ve ardından da Berlin’de Panaroma seçkisine dahil olup Seyirci Ödülü almıştı. Orijinal adı Que horas ela volta (-Annem- saat kaçta dönecek?) olan yapım, varlıklı bir ailenin yanında çalışmakta olan Val üzerinden tıpkı bizim ülkemizde de olduğu gibi zenginin çok zengin, fakirin çok fakir olduğu Brezilya’daki sınıf farklılıklarına değiniyor. Her ne kadar hikayeyi süsleyen Anna Muylaert, seyirci için hazmı kolay bir iş ortaya çıkarmış olsa da hedefine kilitlenmiş senaryosuyla değinmek istediği her mevzuya en az bir defa parmak basarak finale ilerliyor.
Konuyu biraz daha açalım isterseniz… Brezilya’nın küçük bir kasabasından kopup yıllar evvel başkentte üst sınıf bir ailenin yanına hizmetçi olarak işe giren Val, aynı zamanda da bu ailenin oğlu Fabinho’nun bakıcılığını yapmış. Çalışan bir anne babanın oğlu olduğu için de Fabinho’nun Val ile herkesle olduğundan çok daha farklı bir ilişkisi var. Öyle ki kendini kötü hissettiğinde soluğu ebeveynlerinin yanında değil, evin kuytu bir köşesindeki küçücük havasız bir odaya sıkıştırılan Val’in yanında alıyor. Sevgileri karşılıklı olduğu için kimi zaman bu güçlü bağın evin annesi Barbara’yı kıskandırdığını bile görüyoruz. Derken yıllar sonra Val’in kızı Sao Paulo’da üniversiteye girmeye hazırlandığı için ziyaret yapacağını haber veriyor. Bundan sonra da Val’e göre daha modern, daha kendinden emin ve sosyal sınıf farklılıklarının getirdiği sınırları tanımayan Jessica’nın evdeki çoğu dinamiği yerle bir ettiğine şahit oluyoruz.
The Second Mother’la ilgili söylenebilecek en güzel sözcük “samimi”. Karakterlerden özellikle Barbara kimi zaman aşırı karikatürize bir yere yelken açsa da filmin genel dürüst, içten havasını bozmuyor. Muylaert’in bir senarist olarak en büyük problemi hiç kuşkusuz aynı şeyleri tekrar tekrar gündeme getirmesi ve kimi zaman da yaptığı eleştiriyi açarak gözümüze sokmaya gayret etmesi. Evin havuzunun kullanımı ve tabii ki “Fabinho’nun dondurması” The Second Mother’ın temasındaki en büyük metaforla bana kalırsa. Barbara ile Val’in başını çektiği aileler arasındaki sınırlar burada defalarca hatırlatılıyor. Fakat Muylaert havuz meselesinde tek bir arbedeyle yetinmeyip üzerine “sıçan” meselesini ekliyor. Dondurma ise filmin birçok noktasında tekrar tekrar hatırlatılıp son bir kez sahneye çıktığında da yine aynı şeylerin altı çiziliyor. Fakat bir yanda da Val’in ayaklarını suya sokarak ufacık bir kural ihlaliyle hissettiği özgürlük duygusu, onu ferahlatan bu duygunun Barbara hanıma armağan ettiği kahve takımını yürütmesi var. Tekerrür ettiğini düşündüğüm ayrıntılar, Muylaert’in hafif dokunuşlarıyla bir bir yok oluyor.
Yönetmenin kendi deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı hikaye eminim ki çalışan bir anneye sahip olduğu için benim gibi çocukluğu akşam olduğunda sürekli saati kollayarak geçenlere çok şey ifade edecektir. Neyse ki Barbara kadar duygusuz bir ebeveynim ve Val gibi yuvadan uçacağım zaman geride bıraktığımdan hüzünleneceğim birileri yok. Fakat Regina Casé bu karakteri öyle bir forma sokmuş ki, onunla sadece perdenin diğer tarafından iki saatlik bir ilişki kuruyor olmanıza rağmen, kapanış jeneriği başladığı gibi çok sevdiğiniz birini uzağa göndermişçesine özlüyorsunuz. İşte oyunculuk bu bana kalırsa. Gerçekten de karakterin içine girip esasında mesleğini icra ettiğini unutturabilmek, seyirciye kusurlarını da sevdirebilmek. 2015, bana bundan daha iyi bir kadın oyuncu performansı izletebilir mi bilmiyorum. Fakat şu bir gerçek ki ben Casé’nin oyununun etkisinden uzunca bir süre kurtulamayacağım. Filmin kadrosundaki diğer isimlere de değinmeden olmaz. Karine Teles’in siyahı ve beyazı daha keskin oyunculuğu da akılda kalmıyor değil. Val’in kızı Jessica’yı canlandıran Camila Márdila’yı filmin diğer hayranları kadar sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Ama zaten Regina Casé karşısında kim olursa olsun bu büyük performansın altında ezilecekti.
Evet, sizlere her gün yazdığım yazılarda filmler önerip duruyorum. Lakin The Second Mother’ı tek bir kez hatırlatarak geçiştirmeyeceğim. Tıpkı Olive Kitteridge gibi tanıdığım herkes izleyene kadar yakanızdayım. Böyle filmler hep var olsun ki içimizdeki sinema sevgisi sönüp yok olmasın.
[review]
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.






















