Tembelin Günlüğü

Tembelin Günlüğü

Geçen sefer Tembelin Günlüğü’nde bu sezonun son toplu yorum yazısı olabileceğini söylemiştim. Ama hızlı geçen haftasonu sebebiyle yine uzun uzun konuşmak istemediğim bir sürü film birikti. Lakin 2015 film takviminde geriye kalanlardan Tembelin Günlüğü’nde yer almayı hak edecek kadar kötü bir şey izlemeyeceğimi düşünüyorum. Öyle olsa bile birikenleri kendi ödüllerimi dağıtmadan tek bir başlık altında toplar, kenara çekilirim. Hemen bugünün konuklarına bir göz atalım: Amerika’daki fenomen çizgi filmlerden biri olan Charlie Brown’ın sinemadaki yeni macerası The Peanuts Movie, çağının en yetenekli oyuncularından Adam Driver’a Venedik’te ödül getiren Hungry Hearts, Drew Barrymore ve Toni Collette’li kanser pornosu Miss You Already, Mark Ruffalo’ya sürpriz bir Altın Küre adaylığı armağan eden Infinitely Polar Bear, sinemasına hiç ısınamadığım Guillermo del Toro’nun son enkazı Crimson Peak, Joe Wright’ın hedefi ıskalayan yeni filmi Pan ve pek sevdiğim dizinin Recep İvedik’e özenmiş hali The Bad Education Movie. Hadi başlayalım!

THE PEANUTS MOVIE
THE PEANUTS MOVIE | Yönetmen: Steve Martino | Seslendirenler: Noah Schnapp, Venus Omega Schultheis, Mariel Sheets, Madisyn Shipman, AJ Teece, Marelik Walker, William Wunsch, Troy Andrews, Rebecca Bloom, Anastasia Bredikhina, Francesca Angelucci Capaldi, Kristin Chenoweth | Senaryo: Bryan Schulz, Craig Schulz, Cornelius Uliano | 93 dakika | Animasyon, Komedi

Neden bilmem, bizim ülkemizde adı sanı pek bilinmeyen bir animasyondur Charlie Brown. Snoopy’nin ilkokul sıralarında kalem kutusu ya da silgi olarak her nesile hizmet ettiğine şüphe yok. Fakat hikayelerini çoğumuz bilmiyorum. Meşhur Charlie Brown seslendirmelerinden ve ABD’de epey ünlü olduğundan haberimiz yok. O yüzden The Peanuts Movie’nin okyanusun bu tarafında çok gürültü koparmamasına şaşmamalı. Efendim bu yeni hikaye, Charlie Brown’ın esas yaratıcısı Charles M. Schulz’un oğlu Craig ve torunu Bryan tarafından kaleme alınmış. Film ufak Charlie’nin sınıfına yeni gelen güzeller güzeli bir kız aşık olmasını anlatıyor. Hatta uzunca bir süre yüzünü göremediğimiz bu yeni karakteri Kristin Chenoweth seslendirmiş. Ben popüler kültürde sürekli referans olarak kullanılması sebebiyle evvelden merak edip birkaç bölümünü izlemiştim. Herkese hitap etmeyecek bir absürtlüğü var Charlie Brown’ın. Hatta bu sene çok “çocuk işi” diyerek çamur attığım Shaun the Sheep ile aynı yaş aralığına hitap ediyor. Fakat yaratılan tüm karakterler birbirinden sempatik. Dolayısıyla bir kere kendinizi kaptırdınız mı gerisi geliyor. Bu sinema uyarlaması ise “Ne olursan ol, kendin ol.” mesajını vermek için üstünü başını yırtan, kardeşliğin ve arkadaşlığın önemini vurgulayan tatlı bir komedi olmuş. Üstelik 21. yüzyılın renkleri ve teknolojisi de pek yakışmış Charlie Brown, Snoopy ve diğer fıstıklara. Inside Out ve Anomalisa’dan sıra gelmeyecek olsa da bu senenin başarılı animasyonları arasında saymak mümkün. [B+]

HUNGRY HEARTS
HUNGRY HEARTS | Yönetmen: Saverio Costanzo | Oyuncular: Adam Driver, Alba Rohrwacher, Roberta Maxwell, Jake Weber, Natalie Gold, Victoria Williams, Victoria Cartagena | Senaryo: Saverio Costanzo ve Marco Franzoso | 109 dakika | Drama, Gerilim

Uzunca bir süre ABD’de kalıp In Treatment isimli şahane dizi için yönetmenlik yapan Saverio Costanzo köklerine dönüş yaptığı Hungry Hearts’ı Venedik’e yollamış ve filmin iki başrol oyuncusu oradan ödülle dönmüştü. Ben de hazır Star Wars’u izlemiş, Adam Driver hayranlığım bir kat daha artmışken bu filmi aradan çıkarayım istedim. Hungry Hearts önce iki ana karakterinin tanışma hikayesini anlatarak başlıyor. Hatta filmin açılışındaki uzun mizansen, muhtemelen Costanzo’nun kaleminin de en çok parladığı anlara ev sahipliği yapmakta. Ardından Jude ile Mina adındaki çiftimizin aynı eve çıktığını ve Mina’nın hamile kaldığına şahit oluyoruz. Kırılmalar ise çocuk doğduktan sonra kendini göstermeye başlıyor. İkisinin farklı ebeveynlik yöntemlerini tercih etmesi yeni çıkmazlar doğururken tansiyon da giderek artıp Hungry Hearts yerini mütevazi bir dramadan, tansiyonu bol bir gerilime bırakıyor. Eleştirmenlerin çürük domates yağmuruna tuttuğu yapım bana pek çok yönüyle Blue Valentine’ı hatırlattı. Fakat Derek Cianfrance’in ustaca çektiği filmin aksine burada rotası belli olmayan bir tekst ve yönetmenlik mevcut. Hungry Hearts yeni telefonundaki arka planı 15 dakikada bir değiştiren şıpsevdi lise öğrencisinin ellerinden çıkma gibi. Halbuki derinde bir yerlerde koca koca adımlar atabilecek bir fikir ve bu fikri de sırtında taşımaya meraklı iki başrol oyuncusu var. O sebeple icrada batırdıklarını görmezden gelerek heveslerine not vereceğim. [B-]

INFINITELY POLAR BEAR
INFINITELY POLAR BEAR | Yönetmen: Maya Forbes | Oyuncular: Mark Ruffalo, Zoe Saldana, Imogene Wolodarsky, Ashley Aufderheide, Keir Dullea, Beth Dixon, Muriel Gould | Senaryo: Maya Forbes | 90 dakika | Drama, Komedi

Öyle enteresan bir kültürün içerisinde büyüdük ki bipolar olmak, yok efendim çoklu kişilik bozukluğu, depresyon vb. problemleri hep “şımarıklık” olarak bildik. Lakin büyüyüp daha çok şey okumaya, dünyayı farklı yollarla görüp deneyim ettikçe gerçekler ortaya çıkıyor. Ve özellikle bu birbirinden zorlu psikolojik sıkıntıları tüm detaylarıyla hayatımıza sokmaya çalışan bir Hollywood oldu hep bir köşede. Silver Linings Playbook ve Extremely Loud & Incredibly Close sebebiyle karakterlerin dengesizlikleri üzerinden tartışma yaratmaya çalışan, bunları kabul etmeyip senaryo problemi olarak gören insanlarla muhattap olduk. İşte o kalabalığı sinirlendirecek bir film daha: Infinitely Polar Bear! Altın Küre’de Mark Ruffalo’ya sürpriz bir adaylık getiren yapım, iki çocuk babası ve bipolar Cam’in eşi New York’a okumaya gidince ülkenin diğer kıyısında çocuklarına göz kulak olma çabasını anlatıyor. İvmesi yüksek, hatta gürültülü ve heyecanını da saklamayan bir iş olduğu için tabii ki de değinmeye çalıştığı meselelerin sayısı hat safhada. Üstelik bunu David O. Russell kalibresinde, kaostan beslenen bir senarist yazmamış. Ruffalo’nun abartının son limitlerine oynadığı performansıyla dikkat çekmeye çalışsa da sürekli sarktığından ben filmi ciddiye almakta epey zorlandım. Yönetmen/senarist Maya Forbes’un sanki çok eğlenceli bir şey anlatıyormuş taklidi yapması da pek işe yaramadı. Yalnız Imogene Wolodarsky’nin harika bir keşif olduğunu söylemeden edemeyeceğim. [C+]

MISS YOU ALREADY
MISS YOU ALREADY | Yönetmen: Catherine Hardwicke | Oyuncular: Toni Collette, Drew Barrymore, Dominic Cooper, Paddy Considine, Tyson Ritter, Frances de la Tour, Jacqueline Bisset, Mem Ferda | Senaryo: Morwenna Banks | 112 dakika | Drama

Bu sene göz pınarlarımı harekete geçiren yapımların listesi oldukça kalabalık: Inside Out, Southpaw, Amy, Brooklyn, Testament of Youth, 99 Homes… Ama beni komaya sokacak kadar ağlatan, daha ilk yarım saatte hıçkırıklarımı durdurmak için kendimi kimsenin bulunmadığı bir alana kilitlettiren, Miss You Already gibi başka bir film olmamıştı. Asla kayıtsız kalamadığım üç meseleyi buluşturuyor Miss You Already: Aile, amansız hastalıklar ve gönülden kardeş dostlar. Okul yıllarından beri yediği içtiği ayrı gitmeyen Toni Collette ile Drew Barrymore yıllar sonra ailelerini kurmuş, birisi anneliğe adım atmış diğeri ise gün sayarken hastalık bu tatlı tablonun dört bir yanını sarıyor. Kanser denilen illetin insanoğluna çektirdiği eziyetler malum. Miss You Already de bu eziyetlerle start alıp daha sonra işi hastalığını tüm yaptığı çirkinlikleri örtbaş etmek için kullanan bir kadının öyküsüne dönüştürüyor. Alacakaranlık serisinin startını veren ve o filmde çok da iyi şeyler başardığını düşündüğüm Catherine Hardwicke’in çok garip bir kariyeri var. Lords of Dogtwown’dan Red Riding Hood’a, Thirteen’den Twilight’a kadar birbirinden alakasız işler. Miss You Already de kariyerine yeni bir tüy dikmiş. Belki daha az klişe olsa Toni Collette’in performansı sayesinde konuşulmayı hak ederdi. Ama tek başına finaldeki doğum hikayesi bile suratımı buruşturmaya yetti. Yine de ilk yarım saatte anıra anıra ağladığımı hatırlatmak istiyorum. Vicdansızsın Catherine Hardwicke! [C]

CRIMSON PEAK
CRIMSON PEAK | Yönetmen: Guillermo del Toro | Oyuncular: Mia Wasikowska, Jessica Chastain, Tom Hiddleston, Charlie Hunnam, Jim Beaver, Burn Gorman, Leslie Hope, Sofia Wells | Senaryo: Guillermo del Toro ve Matthew Robbins | 119 dakika | Drama, Fantastik, Korku

Açıkçası ben Guillermo del Toro ve Tim Burton’ın dünyasından çok yoruldum. Her filmindeki setlere, kostümlere hayran oluyorum fakat karşılarına çıkıp avazım çıktığı kadar “NEREDE BUNUN SENARYOSU?” diye bağırmak geliyor. İzleyenlerinin pek sevip, üzerine salyalarını akıtmak suretiyle aşık olduğu Pan’s Labyrinth bile zat-ı şahane bendeniz pek hitap etmemişti. Crimson Peak tabii ki de o filmle boy ölçüşebilecek kadar iyi değil. Fakat sıkıntıların kaynağı aynı: Nerede durması gerektiğini bilmeyen bir yönetmen! Bizzat Guillermo del Toro tarafından yazılan bu hikaye de pek ala FX için yaptığı The Strain adlı dizi gibi kablolu bir kanalda oynayıp şakşaklanabilirmiş. Fakat üç başrolü de nispeten ünlü oyuncular tarafından canlandırıldığı ve filmin 120 dakikayı dahi doldurabilecek bir hikayesi olmadığından beyazperde yollarını tutmuş. Vatkalı geceliklerle yatıp evin içerisinde pamuk satenden sabahlıklarla gezen ailemizin yakasını geçmişin hayaletleri bir türlü bırakmıyor. Bolca komik korkutma efektli, Wasikowska’nın dehşete düşmüş mimikleri ve Jessica Chastain’in zorlama (a.k.a. olmamış) performansıyla süslenmiş bir yapım. Korku türüne şans verdiğim bir yılda böyle filmlerin karşıma çıkması da benim bahtsızlığım olsa gerek. Gerçi Crimson Peak korku türünden ziyade, ABD’nin adını kimsenin bilmediği bir eyaletindeki eleştirmen birliği tarafından dağıtılan ödüllerin janr kategorilerinde yer almayı hak ediyor. [C]

PAN
PAN | Yönetmen: Joe Wright | Oyuncular: Levi Miller, Hugh Jackman, Garrett Hedlund, Rooney Mara, Adeel Akhtar, Nanso Anozie, Amanda Seyfried, Kathy Burke, Lewis MacDougall, Jack Charles, Cara Delevingne | Senaryo: Jason Fuchs | 111 dakika | Aksiyon, Fantastik, Macera

Joe Wright bir zamanlar harika hikayeler anlatan, vizyonu çok geniş bir yönetmendi. Şimdilerde ise Anna Karenina ve Pan gibi bakması güzel, fakat ruhu olmayan filmler çekiyor. Ne zaman özüne dönecek çok merak ediyorum. Film tarihinin en yeteneksiz aktrislerinden Keira Knightley ile tekrardan çalışmasına bile razıyım. Yeter ki yeni bir Atonement ya da Pride and Prejudice çıkarsın. Neyse efendim, biz yeni filmine dönelim… Pan, çok sevilen bir masalın kimseler tarafından merak edilmeyen özünü anlatıyor. Malum çizgi filmini izlemiş, Spielberg tarafından da büyümüş Peter Pan’le ve Wendy ile tanıştırılmıştık. Burada ise Peter’ın Neverland‘e ilk adımını attığı zaman dilimi anlatılmakta. Ama o kadar keyifsiz ve tekdüze bir gösterişçiliği var ki setlerle kostümlerin başarısını dahi takdir edemiyorsunuz. Yavaştan sinir bozucu aktörler sıralamasında zirveye ilerleyen Hugh Jackman bir yanda, dünyanın en ırkçı casting seçimi olarak gösterilebilecek Rooney Mara (bir Kızılderili’yi canlandırıyor) diğer yanda. Başroldeki Levi Miller ise West End’in tozunu çok yutmuş olacak ki zaman zaman “Jazz hands” diyip dans etmeye başlayacak mı diye düşündürtüyor. Lakin basının yerin dibine sokmaya çalıştığı gibi kötü bir film değil. Kötülüğü daha önce denenmiş tek bir şey içermemesinde. [C]

THE BAD EDUCATION MOVIE
THE BAD EDUCATION MOVIE | Yönetmen: Elliot Hegarty | Oyuncular: Jack Whitehall, Matthew Horne, Sarah Solemani, Harry Enfield, Nikki Runeckles, Kae Alexander, Ethan Lawrence, Charlie Wernham, Jack Binstead, Layton Williams, Weruche Opia, Jeremy Irvine, Bruec Mackinnon, Talulah Riley, Iain Glen, Steve Speirs, David Gant, Sheila Reid, Joanna Scanlan | Senaryo: Freddy Syborn, Jack Whitehall | 90 dakika | Komedi

Her ülkenin mizahının kahkaha toplayan çirkin bir tarafı var. Mesela bizde osurma esprileri ve aşırı feminen gay karakterlere ciddi ciddi gülen bir kesim mevcut. Amerika’ya gittiğinizde bu kirli mizah yerini bol bol oral muamele ve meni esprilerine bırakıyor. İngiltere’de ise neden bilmem testis ve çıplak göt görünce püskürerek gülen insanlara rastlıyorsunuz. İşte bir zamanlar BBC’de çok tatlı bir komedi olan, hatta ABD’ye ihraç edildi diye pek sevindiğimiz Bad Education’ın film uyarlaması da bolca testis ve bembeyaz erkek poposu içermekte. Graham Norton Show’da keşfettiğim günden beri keyifle takip ettiğim genç komedyen Jack Whitehall, ülkesi adına gelecek vaat eden bir yetenek. Ki Hollywood’da bunun farkına varmış olacak ki bir zamanlar Los Angeles’da gerçekleşen İngiliz etkinliklerinde sunuculuk James Corden’a teslim ederken, artık Jack Whitehall çağırılıyor. Bu da yakın bir tarihte televizyonda bir yerlerde karşımıza çıkacağını işaret etmekte. Lakin üç sezonluk macerası boyunca takdirimizi kazınan diziyi rezil etme cüretini göstermiş Whitehall. İnsan kendine niye böyle ihanet eder bilmiyorum. Halbuki adamın stand-up şovlarında bile bu kadar cinsellik içeren espri yok. Yazık… [C-]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

Bir Cevap Yazın