2016’nın Mansiyonları

2016’nın Mansiyonları

9. Oscar Boy Ödülleri’nde izlediğim 2016 yapımı 170 film içerisinden 58’ine adaylık vermeyi başardım. Ama içlerinde adını anamadığım için aklımda kalanlar ve bir şekilde gündeme getirmek istediklerim de var. O yüzden sırasız bir şekilde, asla var olmayacak kategorilerde bu filmleri sizin huzurunuzda ödüllendirmek, spot ışıklarını elektrik israfı yapıp bu yapımlar için kullanmak istiyorum. Hem bu da uzunca bir süre devam edecek 2016 film yılına veda konseptimizin başlangıcı olur. Hadi başlayalım!

En İyi Çomak: Chevalier

Erkek hegemonyası adındaki arı kovanına ucu topuzlu değneğini hiç düşünmeden sokan Athina Rachel Tsangari ve Efthymis Filippou ikilisi yeryüzündeki tüm senaryo ödüllerine aday edilmeyi hak ediyor ben yer bulamasam da. Amma velakin sadece kalemdeki o başarı değil mesele, birbirinden yetenekli oyuncu kadrosunun ekrandan fışkıran tesiri de not etmelik. Tabii şimdilik elimden gelen tek şey, altına batırılıp çıkarılmış sembolik çomağı hediye etmek. Dilerim Tsangari bu minvalde yol yapar, elinin içiyle yüzümüzün orta yerine tokat geçirmeye devam eder.


En İyi İsimleri, Yeri Değiştir Al Sana Türkiye Filmi: Graduation

Üçüncü dünya ülkelerinin eğitim, sanat, düşünce özgürlüğü, eşitlik, demokrasi ve daha pek çok medeni surette olmamışlık kesişim kümesi için ele ele tutuşmasına hayranım. Cristian Mungiu’nun Cannes’dan En İyi Yönetmen ödülüyle dönmüş Graduation’ı da bir kez daha nasıl bir mezarın içerisine doğduğumuzu hatırlatıyor. O nepotizmi, o al gülüm ver gülümü, o yozlaşmışlığı o kadar biz ki… Bu filmi izleyip de hayır benim canım ülkemin bununla alakası yok diyecek yürekli kimse henüz doğmadı.


(David Lynch’e yazılmış) En Temiz Aşk Mektubu: Always Shine

Kadın kadını düşman eden heteronormatif zihinlerle jimnastik yapmak eskidi ama Always Shine’ın başka bir albenisi var. Hayran olduğu yönetmenlere öykündüğü kadar, çifte standartlı endüstriyi de tiye alıyor neticede. Koca bir şakanın orta yerinde adi teşbihlere de sığınmıyor değil zaman zaman. Ama daha iyisi yapılmış her şeyi bahanelerle sevebiliyor iken Always Shine’ı da usta ellerden defalarca izledik diye pataklayacak kadar müşkülpesent değilim. Yine olsa, yine severim.


En Sürükleyici Konser Kaydı: Justin Timberlake + The Tennessee Kids

Hollywood Reporter’ın müzisyen roundtable‘ından sonra entelektüel birikiminden şüphe ettiğim Justin Timberlake, dünyayı dört döndüğü turunu kayıda aldı usta bir yönetmenle ve Netflix’de görücüye çıkardı. Sonuç muazzam. Konser alanına 2-3 kamera yerleştirip slow şarkılarda yakın markajlara bel bağlamayan bir prodüksiyon var ortada. Timberlake’in öznel varlığından ziyade bir gösterici olarak ne kadar saygı duyulası bir iş yaptığına şahit olmak da paha biçilemez tabii. Belki meseleleri daha büyük olan belgesellerle kategorilerimi doldurmamış olsaydım, Justin Timberlake’in büyük çılgınlığına da yer ayırabilirdim.


Hataları En Affedilesi İlk Film: The Fits

Seveni de, sevmeyeni de bol The Fits’in. Royalty Hightower isimli ufaklık filmin tüm yükünü üstlense de bu minör Black Swan’da umut vaat eden bir yönetmenlik var. Güvendiğimiz yeni vizyonerlerin adını bir kez daha duymak, hele ki söz konusu bağımsız sinema ise, epey zor oluyor. Ama Anna Rose Helmer’dan epey umutluyum. Hem Venedik senin, Sundance benim gezdi The Fits. Belki Helmer bundan sonra kapıları aralarken çok sıkıntı çekmez de endüstri kanlı canlı bir kadın yönetmene kavuşur.


En Pamuklara Sarılası Kadro: King Jack

O kadar taze bir nefes ki King Jack’in bütünü, herhangi bir yerde kategorize edemiyorsunuz. Ama gençliğinin baharındaki kadrosunu durun çocuklar diye kanatlarımın altına almak istediğim anların sayısı sonsuz. Bu da birer oyuncu olduklarını unutturabildikleri için eşsiz bir başarı örneği oluyor sanırım. Sahi, ben King Jack’i neden toplu performans kategorisine aday etmedim?


En Çok Hakkı Yenen/Sezonun Şamar Oğlanı: Batman v. Superman

Yani sen kalk, senelerce Marvel’ın kes yapıştır filmlerini baş tacı et, hepsi birbirinin aynısı koca bir seriye her sene “Stüdyonun bugüne kadarki en iyisi” etiketini yapıştır, sonra daha karanlık olmaktan korkmayan ve sırf öncülü Nolan’ın Gotham’ı olduğu için pasaklı duran bir başlangıcı çamurda boğ. Yemedik. Yapmak istediği her şeyi ayrı ayrı sevdim. Ben Affleck tüm kabiliyetsizliğine rağmen bugüne kadar gördüğümüz en iyi Batman. Belki asla olmamış ve olmayacak Superman’i tamamen bu evrenden itelesek, onun sıkıcı öyküsüne yeni halkalar eklemekten vazgeçsek daha iyi olacak.


En Heyecan Verici Yerli Yapım: Baskın

Her yıl geliyor böyle bir tane aşırı heyecanlandıran, kalp ritmini bozan yerli bir film. Sarmaşık’ı, Köksüz’ü derken bu sene de ikramiye Can Evrenol’un Baskın’ına çıktı. Beklenene sadakatsizliğiyle, cine periye miras yedirmiş yerli korku filmlerine inat ışıltısıyla güzel. O kadar umutluyum ki bizim topraklarımızdan çıkan bu filmin arkasındaki zihinden, söyleyip de yapamadığımı uygulamaya, bir yerli filmi ilk fırsatta izlemek için fırsat kollayacağıma ant içtim. Hadi Evrenol, yap da izleyelim!


Yılın Fiyaskosu/Abartılanı: Arrival

Yani artık şu aynı yemi yutmaktan bıkmadık, usanmadık. Öyle bir film düşünün ki zevkten dört köşe eden bir meseleyi, uzaylı ile insan buluşmasını anlatsın. Ama filmin kilitlendiği noktada Çinli generalin iki sözü ve aptalca bir “Beni koru Jeremy Renner, bir telefon konuşması yapacağım canım. Bak vurmasınlar!” mizanseniyle büyük bir savaşın önüne geçilsin. Arrival bu yıl izlediğim en büyük vizyonsuzluk örneği. Denis Villeneuve’ün zaten kaptanlığı üstlendiği hangi gemi denize batmamış, okyanuslarda sır olmamış ki? Yalnız 15 dakikalık kısa film olacak hikayeyi 120 dakikaya uzatacak ve bunu Nolan’ın başımıza ördüğü twist çorabıyla çözecek kadar bahtsızına hiç girişmemişti. Bu da bir ilk oldu.


Bana bu kadar ödül yetmedi diyorsanız hatırınız için birkaç tane daha dağıtayım. The Red Turtle‘a En Kötü Müzik Kullanımı, Toni Erdmann‘a Alman Mizahının Tahammül Edilemeyecek Kadar Sinir Bozucu Olduğunun En İyi Kanıtı, April and the Extraordinary World‘e Disney Stüdyolarından Çıkmamış Ama En Az Disney Prodüksiyonları Kadar Karışık Animasyon, Frantz‘a Hiperaktif Yönetmenin En Uyku Getirici Filmi, Wiener-Dog‘a Ah Keşke WTF Kısaltmasının Türkçe Karşılığı Olsaydı Dedirten En WTF Film, The Light Between Oceans‘a En Paslı Meseleyi Gündeme Getiren Melodram, Divines‘a En Kötü Yönetmen, I Daniel Blake‘e Ken Loach Ölmedi, Kalbimizde Yaşıyor Diye Altın Palmiye Vermeye Gerek Yok, Zootopia‘ya Böyle Zulüm Görülmedi, Florence Foster Jenkins‘e Bundan Daha Beter Meryl Streep Filmlerinin Ödül Almışlığı Var, Hush‘a En Fecaat Korku Filmi, Certain Women‘a İçeriği İçin Değil İçermedikleri İçin +18 Alması Gereken Film, The Meddler‘a En Hakkı Yenmiş Kadın Oyuncu Performansı, Indignation‘a En Harcanmış Fırsat, The Idol‘a En Mezdeke, Nocturnal Animals‘a En İyi Turnusol, The Conjuring 2‘ye En Böööööööö, Train to Busan‘a Bu Filmi Hollywood Yapsaydı Sevmezdiniz, Land of Mine‘a Niye Hâlâ Böyle Filmler Çekiliyor, Billy Lynn‘e Kiralık Yönetmen Dediğim İçin Kızıyordunuz Alın İşte, Denial‘a Yeter Hatta Yet-Her ve Everybody Wants Some‘a da Ama Kimse Bu Filmi İzlemek İstemiyor dalında özel ödül vermek istiyorum. Saygılarımla. 

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.