But Perşembe: Folsom Vardı Da Biz Mi Gitmedik?

But Perşembe: Folsom Vardı Da Biz Mi Gitmedik?

Hanımlar, beyler, enbyler… Üst üste queer içerik ürettiğim, haftanın o ikinci yarısı yine geldi çattı ve But Perşembe’de bir kez daha Looking konuşmak üzere karşınızdayım. Bugün öyle uzun girizgâh yapmama gerek yok artık. Bu dizi nedir, neyin nesidir merak edenler bir önceki yazının peşinden koşsun. Kemerlerimizi gevşetip üçüncü ve dördüncü bölümler dahilinde ne tür “Olaylar olaylar!” vuku buldu onu konuşacağız. Nerede kalmıştık? Dom kırk geliyor endişesindeydi, Agustin sevgilisine taşınmıştı, Patrick de sünnet derisi uğruna Richie’den olmuştu en son. Henüz ahlanıp vahlanacak kadar drama yok elimizde; ama kargaşanın kokusu uzaktan uzaktan geliyor.

Benim için Looking’in üçüncü bölümünün çok önemli bir yeri var. Çünkü müstakbel eşim, hayatımın anlamı, güzelliğinden gözlerimi alamadığım kusursuz kocam, yol arkadaşım, ciğerparem, pasalı kavurmam, gözümün nuru, biriciğim, minnoşum ve minnoşkum, kuşum, ajgım, aşkom, bidenem, balkabağım, diğer yarım, sen yoksan her şey eksik sen varsan her şey tamamım, baş harfi senim, kalbimin ortasındaki koca cumhuriyetim, Brit paşam, hunkım, neredeyse bearım, silver daddym, zaddym, sugar daddym, masterım, efendim, sahibim ve tabir-i caizse her şeyim Russell Tovey diziye giriş yapıyor.

Russell Tovey meselesini açmalı mıyım emin olamadım… İş özel hayata girecek biraz ama neticede bu da bir blog, o profesyonel kılıktan çıkmanın bir sakıncası yoktur herhâlde. Şöyle ki Looking’in başladığı tarihlerde ben hâlâ yüksek lisans için Türkiye hava sahasını terk etmediğimden closetımın içerisinde en yakın heteroseksüel arkadaşlarımdan birine yanık bir şekilde, kendimden nefret etmekle meşguldüm. Dizi başladığında ismi lazım olmayan, geç açılmamın da temel sebebi toksik bireyle aramız pek iyi değildi ve Russell Tovey’e çok benzediğinden Looking izlediğimde adını koyamadığım bir heyecan yaşıyordum, özlemimi kavuruyordum. Tabii ki de üstüne terapiler, yeni ilişkiler, açılma etkisi falan derken adını bile anmadığım geçmişten bir şahsiyete dönüştü kendisi. Ancak Tovey Bey’in gölgesinde ısındığımız günler, o cishet takıntımdan ayrılarak, devam etti.

Patrickciğimizin çalıştığı şirket tarafından verilen partide yeni patronu olacağını öğrenmeden sarkıntılık ettiği Kevin karakteriyle Tovey’mle tanışmamı seneler sonra yad edebilmek yeni bir heyecan oldu bana. Bir uçuştum anlamsız. O küçük flörtler, acaba gey mi iddialaşmaları ve nihayetinde düpedüz mobbing sayılabilecek bir yere varan “Vay vay vay, demek şirket bilgisayarlarında OkCupid’te dolaşıyorsun…” çıkışlarıyla hem çok iyi hatırladığım, hem de ayrıntılarına şaşırmaktan kendimi alamadığım Patrick – Kevin sevdasına ışık hızıyla geri döndüm. Yalnız bu sefer Kevin ile Richie arasında kalmasını iple çektiğim Patrick’i, bu yazgısıyla kanlı bıçaklı beyi seçmemesi konusunda destekleyeceğim sanırım. Çünkü bilin bakalım aradan geçen yedi yılda bana ne oldu? Büyüdüm ve problematik adamlara vakit ayıracak tahammülüm kalmadı!

Bakın elden geçirelim hep birlikte isterseniz Kevin meselesini… Partide tanıştık, sarkıntılık ettik, tutmadı sevgilim var dedi. Tamam, hata bizde. Yeni patronumuz olacakmış, üstelik istediğimiz bir iş için ekip kuruyor. El mecbur gittik özürümüzü diledik. Kabul etti, ufak akıl oyunlarıyla daha çok çalışmamız için iblisliğini de yaptı. Allah belasını versinimizi çektik, yine de vazgeçmedik. Neticede yüz yüze bakacağız. Adamın maşallahı var bu arada da bu arada…. Neyse gel zaman git zaman, çalışmaya devam ediyoruz. Yalnız herifin ilişkisi bitik ve uzun mesafeden bir şeyleri ayakta tutmaya çalıştığı partneriyle vakit geçiremediğinden o açlığı bize kur yaparak doyurmaya çalışıyor. Ahlakçı değiliz bak, doğruya doğru. Ama burada ahlakçılıktan öte, bir kullanılma durumu var ablalar. Bu adamın istediği biz değiliz.

Aman canım istemezse istemesin, ben de kendime koca aramıyorum da denebilir. İyi de diyelim ki kolileşildi bir anlık heves için, sonra bu adamla her gün aynı ofiste soluyacağız. Nasıl olacak o kısmı? Ne kadar bu soğuk iklime, psikolojik savaşa, bir şeyler hissetme baskısına dayanabileceğiz? Yok yok olmaz, beraber pencereden Folsom izlemeli mesainin ılık hissi ekrandan taşıyor olsa da karşı koymak mecbur bu etten sfenkse. Seattle ikametli beyiyle arasında her neyse halletsin, biz oyuncağı olmayalım kimselerin. Gerçi bir “açık ilişki” meselesi de mi vardı bir yerlerde, bak hatırlayamadım şimdi, gelince görürüz artık. Patrick bunu becerebilecek bir oğlan değil zaten, ilişkisini dağa taşa açsın Kevin. Kaldı ki dördüncü bölümün final sahnesiyle de “Güzel kulaklım sen kenarda dur, ben sünnet derisi dönemimdeyim.” dedi müzmin bekarımız.

Bugün asıl Agustin’e değinmemiz lazım bence. Ani bir kararla sevdiceğinin evine taşındı taşınmasına da, geldik 30 yaşına ve hâlâ istediğimiz yerde değiliz gerginliğiyle oradan oraya savruluyor Agustin ilk bölümden beri. Belli ki bir sanatçı olarak üretmeye ve başkalarının yanında çalışmaktansa kendi yaratıcılığını konuşturmaya aç. Peki bu adımı atacak cesareti var mı… Soru bu. Ne yazık ki diline hakim olamayıp, fikir beyan etmeden önce “Ben kim b**um ki?” diye sormadığı için işvereni hanımefendinin de sinirlerini tepesine çıkartarak işinden oldu Agustin. Hayatta insanın başına gelebilecek en berbat şey galiba. İşinden olmaktan değil bak, ne yapmak istediğini bilmediğin bir dönemde “En azından elimde bu var.” dediğin uğraşın da ellerin karmaşı hâli. O yüzden yolunu kaybedişi için geçtik ekranın başına, bekliyoruz.

Ben bu seks işçisi meselesini de tamamen unutmuşum. Buradan çıkarabileceği sanat eseri neydi, sevgilisine ne tür bir yalan söyledi ya da söylemedi de yine başı boşluktan mı saçmalıyor… Hiçbirinin cevabı yok. Sadece dizi birkaç asır öncesine ait gibi davrandığımızdan, Patrick orospufobikliğe girişse de senaryonun ana karakterinden taraf bir tutumu olmamasına aşırı sevinmekle yetindim. Peki Agustin buradan nereye savrulur? Yani bir anda hayat birleştirmek, işsiz kalmak, vejeteryanlığı askıya alıp samimiyetin arkadaşının bozulmuş bağırsaklarından sızan kokuyu koklamak olduğunun altını çizerek tuvaletlere hapsolmak düz geçecek üstünden belli ki. O yüzden korkuyorum. Ama bir elim Agustin’in sırtında, canım arkadaşımı desteklemek için yerimde bekliyorum.

Ve Dom… Ah canım Dom. Aralarında yaşça en büyük karakter olmasına karşın en yolunu kaybetmiş olan Dom gibi geliyor bana. Bu biraz şununla da alakalı; insan yaş aldıkça kaybolduğunda çok daha derin bir kuyuya düşüyor bence. Tırmanması giderek güçleşiyor. Ayağınıza daha çok şey takılıyor, kollarınızda eski derman kalmıyor. Arabesk olacak da bir daha o yollar aynı hevesle yürünmüyor ne acıdır ki. Dom için tabii ki de iş bitmiş değil. Yalnız garsonlukla yetinmeye devam ettiği hayatında nihayet tekrardan risk almak istemesinin arkasındaki motivasyon tam iki hafta sonra kırkına basacak olması. Bunun bir taraflarında yaktığı ateşle kendi restoranını açmak üzere bir yola baş koymakla meşgul olmaya başladı. O şahane Zumba sınıfında da, ter yerine yatırımcı sağdığı sauna seansıyla da yolculuk yavaştan Peri Peri tavuklarına doğru gidiyor.

Dom’un hikâyeye Doris’i dahil edebilmesinden mütevellit ne kadar mutlu olduğum da not düşülsün. Keşke Doris’i daha iyi tanıyabildiğimiz bir bölüm, hatta spin-off falan olsa da doya doya Lauren Weedman izleyebilsek. Müdanasız rahatlığı, sözünü esirgemeyen ve hayatta hiçbir şeyi ciddiye almayan tavrıyla Patrick, Dom ve Agustin kombosundan daha çok hitap ediyor bana. Bu Folsom Street’in deri kokan gününde de koca bir gülümseme yerleştirdi suratımıza. Bu arada Folsom demişken Rock M Sakura’nın videosunu izlemiş miydiniz? Öhöm… Azıcık spagetti gerçekliği ama unutulmaz popüler kültür anlarından mahrum kalmanız beni üzer. Dolayısıyla yazı bittiği gibi sağ eller havaya!

Daha da teker teker değinebileceğim tonla şey var aslında… San Francisco’ya özendiren kadrajları, seksi bir amaç değil araca dönüştürdüğü yeni ilişkilenmeleri, Honey Mahogany’i konuk ederek yaptığı sürpriziyle teker teker alkışlamak istediğim damarları kontekste sığdıramadım. Beyaz harici LGBTIQ+ görünürlüğündeki noksanlığını bahane ederek bunları da başka bir bölümde överiz diyelim, yazıyı bitirelim. Andrew Haigh’in yönetmenlik koltuğunu Folsom bölümü özelinde Ryan Fleck’e bırakmasıyla bir ivmelendi gibi zaten dizi. Bu taze nefes, ilerleyen haftalarda senaryodaki virajların da etkisiyle tesirini iyice hissetirecek. Bu arada iyi ki “iki bölüm birden” olayına girişmişim. Özellikle bu hafta tam bir uzun metrajlı hissi verdi yapışık ikizler gibi tüketmek. E o zaman beş ve altıncı bölümleri konuşacağımız bir sonraki Perşembe günü için herkes takvimlerini işaretlesin ve beklemeye koyulsun diyelim mi? Beni özleyin anacım, byeeeeee!

Not: Bu dizi nasıl görüntü yönetimi ödüllerini toplayamamış asla anlamadım. Acaba bugün ekrana gelseydi bir Insecure kadar ilgi görür müydü canımız Looking, Emmy için oylayan ATAS isimli kurumdan.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.