But Perşembe: Mavi Boncuk

But Perşembe: Mavi Boncuk

Geçtiğimiz hafta Looking için hazırlık yaparken Boğaziçi gündemi aklımı o kadar meşgul etti ki ne kendimde dizinin başına oturacak enerjiyi, ne de izledikten sonra oturup yazacak hevesi bulamadım açıkçası. Dolayısıyla “New year, gayer me!” sloganımı bir haftalığına da olsa rafa kaldırdım. Tabii yaptığı işin sonunu getirmezse uykuları kaçan tek yazarlı dev blogun sahibi olarak kaldığım yerden devam etmek üzere karşınızdayım bugün. Üstelik çarşı pazarın karıştığı, sezon finali olması sebebiyle herkesin başı kesik tavuk gibi oradan oraya koşuştuğu yedi ve sekizinci bölümleri konuşacağız. Jockstraplerimizi giydik, pluglarımızı taktık, dolunay varmışta günaha çağırıyormuş gibi hissettiğimiz kurtlu günümüze girizgâhı yapalım bakalım. Hadi sağ elimizde tuttuğumuz dildolarla…

Bu sefer Patrick’i sona bırakmak istiyorum. O yüzden açılışı Dom ile yapacağım. Artık kırk oldu, pasaklı twinklerin peşinden koşmaktan vazgeçmeli ve hayatını raya oturtmalı diye gözünün içine baktığımız, gitmesek de görmesek de tadamasak da o daddy bizim daddymizdir dediğimiz Dom’un hayallerinin peşinden koşuyor olmasını keyifle takip ediyorum aslına bakarsanız. Gastronomi ve yeme içme sektörüne düşkünlüğüm beni de emeklilik sonrası işletmeciliğe, mutfakla alakalı bir şeylere el atma arzusuyla yanıp tutuşturduğu için eline yüzüne bulaştırmaya meyilli olduğu macerası ayrı bir cezbediyor. Devamını hayal meyal hatırladığım macerayı iple çekiyorum.

Hepimizin en yakın arkadaşı olmak için ölüp bittiği Doris ve hayattan ne istediğini bilen biriyle daha önce tanışmadığı için nereye konumlayacağını bilemediği ortağı/romantik ilgilisi Lynn ile kalkıştığı serüvenin ilk gecesinde o ipek gömlekler, loş ışıklar, yeni bir ticari atılım yapıldığında hissedilen heyecan ekrandan öyle bir taştı ki bana meselenin nereye gideceğini az çok bilmeme rağmen kocaman bir tebessümle izledim. Dom’un mutlu olmasını istiyorum sanırım içten içe. Hepsinin mutlu olmasını istiyorum aslında da, her yeni jenerasyon eğriyi doğruyu görmek için daha çok fırsata sahip olduğundan bir öncekilerin hata çuvalının doluluğu kalbimi kırıyor. Dom da o yanlış kararlarının, kaderin onu sürüklediği yerin hıncını alsın istiyorum her şeyden çok.

Mutluluğun sadece bir restoranla geleceği şüpheli elbette. Her son bir başlangıçtır hesabı, Dom’un da otuzlarında olmayı seçtiği adamı geride bırakıp ne tür bir sevgiyi hak ettiğini kendine hatırlatması, hatta öğretmesi lazım. Doris’in Lynn’i kenara çekip verdiği “Dom buna değer.” mesajı (Öncesindeki yersiz dramaların izini silmek için gösterdiği bir çabaydı bu ama o dramalara girmek istemiyorum hiç.) boşa değil. Orada kırıldığı için zırhını çekmiş bir kalp var. Bu saldırganlık, tuttuğunu koparmaya uğraşırken gözlerini etrafındaki her şeye kapaması da bundan. Yeni sezonun yoluna daimi huzur çıkarması için bütün dilek haklarımı tüketeceğim kısacası.

Geliyorum Agustín’e… Looking’i açıldıktan sonra ilk kez tükettiğim için sezona bu karaktere çok yakın hissedeceğimi düşünerek başlamıştım. Hatta bunu But Perşembe’nin ilk yazısında da uzun uzun anlatmıştım sizlere. Ama olmadı, olmadı, şimdi o bir dadı. Agustín suçu kendinde asla aramayan, özüne duyduğu nefreti başkalarına yansıtarak rahatlamaya çalışan, asla da büyümeyecek kişi. Hepimizin etrafında yok mu böylesi? Her konu hakkında fikir beyan ederken, kendi g*tünü henüz toplayamamış ve hayattan o silleyi yiyene kadar da rotasını çizemeyecek bir arkadaşımız olmadı mı hepimizin? Olmadıysa da o kişi sizsinizdir belki dokundurmasıyla bir shade sesi de kondurayım hatta buraya.

Tüm kırmızı bayrakları elden geçirelim… Yanında çalıştığı sanatçının çalışmalarını bütün hadsizliğiyle boşu boşuna eleştirip işsiz kaldı. Hazır olmamasına rağmen uzun süredir birlikte olduğu Frank’in yanına taşındı. Erkek arkadaşıyla sevişsin de fotoğraflayayım diyerek bir seks işçisi tutup işin para alışveriş kısmını Frank’e söylemedi. Richie hakkında kimsenin merak etmediği yorumlarıyla Patrick’i uzaklaştırdı. Daha sayayım mı? Aslında hepsi affedilebilir hatalar gibi tekil olarak düşünüldüğünde. Ancak Agustín’in bunlardan ders alabilmek gibi bir yetisi yok. Varı yoğu suçlamak, küsmek, kaderine, hayatına, etrafındakilere kızmak. Burada da akla Friends’in jenerik müziği geliyor. Yani hiç kimse sana hayatın adil olmayacağını söylemedi, öyle mi?

Agustín’e dair son iki bölümde zevk aldığım tek şey, bütün düzeni yerle bir olurken yuttuğu iki hapla San Francisco sokaklarını arşınlaması oldu sanırım. Burada da devreye Andrew Haigh’in gözü giriyor. Kimyasallara kolları açıp reel dünyaya ait ne varsa hepsinden uzaklaşmak için verilen mücadelede Agustín’i metro koltuğuna gömerek, bir kaldırımda yarı bayık hâlde bırakarak ve Dom’un gecesinde Patrick’in kafasını bulandırarak öyle güzel kameraya almış ki başına ördüğü çorapları unutuverdim bir anda. Özellikle üç kafadarın birbirlerine sıkı sıkı sarılarak geceyi sonlandırışına bir iki gözyaşı hediye ettim. Sahne duygusal olduğu için değil, arkadaşlarımla alelade bir mekanda maskesiz, korkusuz, teması ve kahkahası bol gecelerimizi çok özledim de ondan.

Bir de şu Frank’e değinmeden edemeyeceğim. Çok sevdiğin biriyle alakalı olarak hiç beklemediğin, daha doğrusu görüp de görmek istemediğin bir yerden hayal kırıklığına uğramanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Ve Frank’in bu kırılma anında magazin programlarının bas bas bağırarak “Açtı ağzını yumdu gözünü.” diye servis ettiği Seda Sayan-vari bir patlama yaşamasını gayet iyi anlayabiliyorum. Toksik bir fikir beyanı mı? Elbette. Bugüne kadar hep böyle mi düşünüyordu diye kendini yoklatacak cinsten bir sarsıntı oldu bence Agustín için. Fakat kalp kırılınca dil öyle kolay tutulmuyor be lubunyalar. Ne varsa döküyorsun içinde. Sonrasında pişman olsan da o irin akacaksa akıyor her türlü.

Agustín ve Dom’dan kafamızı kaldırıp iki bölüm içerisinde hayatında fazlasıyla çok şey vuku bulan Patrick’in başından geçenlere değil, kafasından geçenlere içme zamanı şimdi. Hatırlarsanız en son Richie’ye onu ne kadar sevdiğini, bu ilişkide ne kadar ciddi olduğunu göstermek için kız kardeşinin düğününe davet etmişti Patty. Nasıl yersiz, nasıl aceleci bir karar… Zaten erkenden patladı tekeri. Otoban ortasında 420 sohbetine pek yükselen bebeğimiz Richie’yi sinek kaydı tıraşı ve takım elbisesiyle geldiği yere geri yollamak zorunda kaldı. Annesine Richie’yi beğendirmek için yaşadığı gerginliğin acısı da yine olayın öznesinden çıkmış oldu.

Bu düğün bölümüyle ilgili sevdiğim çok şey var benim. Bu sezon It’s a Sin isimli mini diziyi izlerken annelerimize kızabilme hakkımız olduğunu, açılma dönemimizde bizlere yaşattıkları ıstırapların ve açılma olsun olmasın satır aralarına saklanan agresyonların çetelesini tutmamımızın asla yanlış sayılmayacağını söylemiştim. Looking’ten ise biraz daha orta yolcu bir mesaj geliyor anne ve kuir evlatlar hakkında. Direkt dile getirmeseler de merhamet dileniyor filmin ebeveynleri. “Senin yanında senin gibi birini görmek istiyorum.” derken kendi bildiği dünyasının kuralları oğlu tarafından yıkılmış bir annenin de bu süreçte yolunu kaybetmemiş olmamasını takdir etmemizi istiyor. Biraz gelenekçi görenekçi bir yaklaşım tabii de iç huzurunu arayan muhatabına iyi gelebilir böylesi.

Patrick’in annesine karşı beslediği bütün duyguların herhangi bir açıklama yapmadan sadece Richie’yi tanımlarken bile su yüzüne çıktığını düşünüyorum. Evet, belki ömrü hep erkeklere annesinin gözüyle bakıp anahtar kelimelerini onun lugatından seçerek geçmiş de, bu disfonksiyonelliğe çözüm getirmeye hiç çaba göstermemiş sanki Patty. Orada Meksikalı, berber, bas gitar çalmaktan başka bir hevesi yok, üniversiteye gitmedi ve gitmeyecek de diye saydırırken kendi elini açık ediyor. Bu ifşa da bizi Kevin’a getiriyor tabii ki. Patrick’in ebeveyn gölgesi düşmüş, “Sen de böyle pahalı bir düğün istemeyeceksin değil mi?” diyen babasının söylediğini yutup gülerek geçen kimliğinin engebelli yollarında bir vaha çünkü Kevin.

İlk izleyişimde Kevin ile Patrick arasındaki tansiyonun gelişini kilometrelerce uzaktan gördüğüm için bu sefer bu ani dönüşe çok şaşırdığımı söylemek istiyorum öncelikle. Kevin’ın içine sıkışıp kaldığı ilişkisinde bir cankurtaran niyetiyle Patrick’in yörüngesine bodoslama girişi düğündeki tesadüfi karşılaşmadan sonra çok da şaşırılacak bir hikâye uzantısı değil; ama Looking daha doğal haritalar çizdiği için hep, hazırlıksız yakalandım. Gerçi bu aşkı, tutkuyu ya da cinsel çekimi enteresan kılan da spontaneliği biraz. Andrew Haigh ve saz arkadaşları tıpkı Patrick gibi kafa atmalı sarhoş öpücüğün geleceğini görmememiz için elinden gelen her türlü mücadeleyi veriyor.

Ne kadar büyük bir Russell Tovey âşığı olduğumu hepiniz biliyorsunuz artık. Ekran süresini artıracak bir takım olaylar yaşanmasına da benden daha fazla kimse sevinemez. Fakat Kevin – Patrick arasındaki alevlenmenin ofise yapılan bir booty call‘la meydana gelmesine şaşkınım. Üstelik gay seksi konusunda ekranın en gerçekçi işlerinden biri olmayı başarmış bu şahaneler şahanesi yapımın hazırlıksız, tıka basa dolu mideyle eylenen, lavajın ellere karıştığı bir anal penetrasyon göstermesi… Bilemedim, belki de ben aşırı ortodoks davranıyorumdur bu konuda. Kimlerin ne kinkleri var diyerek aldırış etmemem gerekli olabilir çikolata çikita hayranlarına.

Algımla oynayan detayları bir kenara koyarsak, Richie’nin ayağına gittikten sonra bozguna uğratılan Patrick’in gözlerin dudakların alev alev çağırıyor yangınlara naralarıyla Kevin’a teslim olmasını anladığımı söyleyebilirim. O duygusal boşluğun kişiye neler yaptırabileceğini tahmin bile edemezsiniz. Yalnız artık otuzlarda olduğumuz için o kadar da toz pembe gelmiyor her şey. Çiğnenip geçilecek ilişkileri, sevdicekleri bir kenara bırakmak mümkün olsa da bu gerçek hep tırmalayacak Patrick’imizi, biliyorum. Aklının bir kenarında, eğer ki monogamiye doğru da yelken açılıyorsa, o şüphe hep yer edecek.

Her şey yetmezmiş, bu kargaşa bizi ve Patrick’i sezon arasında oyalamazmış gibi kapısında biten Richie’yle nokta koymak da ayrı bir vurdu, değil mi? “Sana âşık olmaya şu kadar kaldı pato, ama sen hazır değilsen bunu yapamam ve bence hazır değilsin.” derken göz pınarlarımı kuruttu sağolsun. Anırarak ağlamış olsam da Patrick ve Richie’yi tekrardan bir çift eyleyerek işleri daha da karıştırmadığı için müteşekkirim Looking’e. Bazen dramasız da, sevdiğin kişiye haksızlık yaptığını bilip vicdan azabı da çekerek devam edebilir hayat çünkü. Yaşanmışlıklar konuşuyor bak yine, sus…

Ne diyeyim? Hemen bir sonraki hafta gelsin de yeni sezona atlayayım istiyorum. Çünkü hatırlıyorum vakti zamanında haftalık geldiği gibi tüketirken ilk sezonu ne kadar övdüysem ikinci sezondan da o derece nefret etmiştim. Ofisteki meşhur Take That şarkısına danslı, Pet Shop Boys’un Thursday’iyle kapatan epizota da hemen geleyim, kalbim bir kez daha erisin arzum artık doruğunda zaten. Hem Richie de kafa karıştıracak iyice, onda bunda şundadır, şunda bunda ondadırla raks edip mavi boncuk arayacağız. Heyecanımız büyük yani! E o zaman haftaya görüşürüz kızanlarım. Benden şimdilik bu kadar. İkinci sezona uygun adım marş… Now let the music play! Cuppa cuppa cuppa, cuppa da cuppa cuppa… 

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.