2020’nin En İyi 50 Filmi

2020’nin En İyi 50 Filmi

2020’nin En İyi 50 Dizisi yazım tüm zamanların en çok okunanları arasına girip tanımadığım amcalar tarafından “Elli mi?” tartışmalarına konu olurken, geçen yıl askerlik sebebiyle yapamadığım 50 Film yazımı bir de bitirdiğim sinema yılına uygulama zamanı bugün. Adaylarım, aktris ve aktör performanslarını ayrı ayrı sıralamalarım derken ödüllerimi dağıtmadan evvel son durak artık burası. Yarın net bir şekilde, tıpkı Akademi gibi 1 Ocak 2020 – 28 Şubat 2021 arasını baz aldığım sinema yılına noktayı koyuyorum. “Ne demişim?” kısımlarını da sene içerisinde yazdığım yazılardan alıntı yaparak doldurdumu not düşeyim. Bana 50 yetmez, bu sene ne izlediysen sırala diyen haşin izleyici için de Letterboxd listem ve 2020 notlarım şuracıkta dursun.

#50
The Dissident
Bryan Fogel

­

Ne demişim?
The Dissident’ta mevzubahis bir kraliyet evet ama aile şirketi yönetilirmiş gibi, nepotizmin demokrasiye tercih edildiği sözde iktidarların tek adam zihniyetiyle nelere mal olduğunu izletiyor bize. Bilmem tanıdık geldi mi?

Benzeşi Söyleyemem

#49
Shithouse
Cooper Raiff

­

Ne demişim?
En özelliksiz, katarsis doğurduğunu açık etmeyen, ışıltısı az bir yolu tercih etse de Shithouse’un o kaçınılmaz mutsuzluk, gerçek dünyaya ayak uyduramama hâline hakimiyeti çok yüksek. Sancısı da hayattan daha gerçek.

Benzeşi Columbus (2017)

#48
Possessor
Brandon Cronenberg

­

Ne demişim?
Possessor esasında zenginleri birer ikişer öldürdüğümüz 2019 sinema yılının da bir devamı gibi. Ayrıcalıkların içerisinde büyümüş birinden benzer yaşam stillerine sahip insanlara bu denli nefret besleyen bir film izlemek de epey enteresan.

Benzeşi Stoker (2013)

#47
The Assistant
Kitty Green

­

Ne demişim?
Harvey Weinstein ile fitili ateşlenen bir ifşanın yansıması olması açısın değerli evet ama başlangıç pozisyonlarında canını dişine takarak çalışanlara layık görülen muamelenin en çıplak hâlini sergilemesi de unutulmasın.

Benzeşi 9 to 5 (1980)


#46
The White Tiger
Ramin Bahrani

­

Ne demişim?
Hedeflenen refah seviyesine ulaşmak için bir savaş var ama bu tek taraflı, sadece sahip olmayana ait bir tırmalama değil diye buyuruyor The White Tiger. Zengin ile fakir arasında uçurum bulunan her ülkede karşılığını bulacak bir öykü.

Benzeşi Parasite (2019)

#45
Twilight’s Kiss
Ray Yeung

­

Ne demişim?
Değil queer hikâyelerde, sinemanın genelinde olgun kimselerin sevmesi, hatta ondan da geçtim seks hayatı hakkında konuşulmadığı için epey nadir ve sırf temsiliyet açısından bile pek değerli, nahif bir aşk öyküsü Twilight’s Kiss.

Benzeşi Brokeback Mountain (2005)

#44
The Invisible Man
Leigh Whannell

­

Ne demişim?
Nihayet suçlunun bir erkek olduğu, tarifi imkansız zulmün ortasında ondan kurtulduğu gibi tek başına ayakta kalamayacağından başka bir erkeğin kollarına koşmamış bir kadın ve en önemlisi Elisabeth Moss’un abartısına destur çeken bir film izliyoruz.

Benzeşi Peeping Tom (1960)

#43
The Painter and the Thief
Benjamin Ree

­

Ne demişim?
The Painter and the Thief’in tutunduğu yerde sanatın ulaşılabilirliği ve tüm dillerin üstündeki evrenselliği üzerine de bir sohbet var, ayrıcalıklarımızın gözümüzü kör etmesi ve neden sonuç ilişkisini gözetmeden dağıttığımız yargının sorgulaması da.

Benzeşi Breaking & Entering (2006)


#42
A Secret Love
Chris Bolan

­

Ne demişim?
Zamana ve topluma meydan okumuş kuir bir çifti hangi arka planla servis ederseniz edin, karşısında savunmasız kalmaktan yorulmuyorum. Burada birlikteliğin ailemiz olanlarla aile olarak seçtiklerimizin çatışması üzerinden yeni bir bakış da var üstelik.

Benzeşi Carol (2015)

#41
Education
Steve McQueen

­

Ne demişim?
Small Axe’in Education ayağında göçmen deneyiminin temel eğitim hakları yoluyla bir tasviri var. Coming of age öykülerinin genel yapısını kullanıp, altmışların İngiltere’sini bir de bu sosyal haklardan mahrum aile perspektifinden geçiriyor.

Benzeşi Detachment (2011)

#40
Herself
Phyllida Lloyd

­

Ne demişim?
Clare Dunne, kalemiyle de varlığını gösterdiği için olsa gerek, filmi öyle bir sahiplenmiş ki, ekonomik ve etkin performansı her problematik eklentiyi göğüsleyip yere yumuşak bir iniş yapılmasını sağlıyor. Filmin kalbi olmuş tabir-i caizse.

Benzeşi Custody (2017)

#39
Never Gonna Snow Again
Malgorzata Szumowska

­

Ne demişim?
Uluslararası film yarışında Polonya’yı temsil eden Never Gonna Snow Again, orta sınıfa has suçlululuk duygusunun iklim kriziyle de muhattap olduğu, ölümün bütün formlarındaki sağır eden sessizliğe kulak kesilmiş karanlık bir masal olarak özetlenebilir.

Benzeşi Roma (2018)


#38
Collective
Alexander Nanau

­

Ne demişim?
Bizim ülkemizde benzerine rastlanmayacak türden usta işi bir gazeteciliğin ürünü olan ifşasında sermaye sahiplerinden devlete kadar herkesin ipliğini pazara çıkararak insanı derinden sarsacak sonuçlara varmış Collective. Hazmı pek de kolay değil.

Benzeşi 13th (2016)

#37
Dating Amber
David Freyne

­

Ne demişim?
Dating Amber, o kadar saf ve temiz niyetlerle yapılmış, tüm klişelerine karşın sakat bir söylem yaratmaya müsait heteronormativiteyi öyle güzel itmiş ki elinin tersiyle kenara hayran olmamak elde değil. Hâlâ kurtulamadım etkisinden.

Benzeşi Alex Strangelove (2018)

#36
Palm Springs
Max Barbakow

­

Ne demişim?
Groundhog Day’in özüyle Leaving Las Vegas’ın bezginliğini buluşturan, hayatımızın en vasat gününe çakılıp kalsak ne yapardık sorusunu yönelten yapım romantik komedi kurallarını çok da ihlal etmeden kendi oyun bahçesini yaratan keyifli bir seyirlik.

Benzeşi Happy Death Day (2017)

#35
The Reason I Jump
Jerry Rothwell

­

Ne demişim?
Dilsiz otistik bireylerin deneyimleri üzerine yazılmış bir kitabın beyazperde versiyonu, zihinsel engellerin toplu değil tekil incelenmesi gerektiğini buyurup daha önce hiç kimsenin bizleri tanıştırmaya cesaret edemediği bir pencere açıyor izleyicisine.

Benzeşi Mary and Max (2009)


#34
Butt Boy
Tyler Cornack

­

Ne demişim?
Swallow’un negatifi olarak özetlenebilecek bu çılgınlık pasif-pozitif alt metniyle hem uygulamada saçmalıyor, hem de türlü polisiye numaralarını çok ciddi bir biçimde elden geçiriyor. Bugüne kadar izlediğim kontrastı en temiz (!) yapım olabilir.

Benzeşi Swallow (2019)

#33
The King of Staten Island
Judd Apatow

­

Ne demişim?
Pete Davidson kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak yazdığı senaryo ile fantezi dünyasındaki “kaybeden” Pete’i birleştirip 9/11 saldırısında vefat eden babacığı için bir film yapmış. Hem Staten Island havası soluyor, hem de trajedinin tadına bakıyoruz.

Benzeşi The Way Way Back (2013)

#32
Disclosure
Sam Feder

­

Ne demişim?
Koskoca akademisyenler, kendi küçük dünyalarında yargı dağıtıp kimin kadın olup olmadığına karar veredursun Disclosure, ana akım medyadaki trans imajınının sorunlu geçmişini ve bugün geldiğimiz noktada neyin değişip değişmediğini anlatıyor. Ders gibi ders!

Benzeşi Visible: Out on Television (2020)

#31
My Octopus Teacher
Philippa Ehrlich, James Reed

­

Ne demişim?
İnsan ile doğa arasında oluşabilecek ilişkinin birbirini anlamaktan geçtiğinin altını çiziyor My Octopus Teacher. Sevgiyi, fedakarlığı, cesareti, hayatta kalma içgüdüsünü tek bir ahtapot üzerinden elden geçiren, görsel olarak da müthiş bir belgesel.

Benzeşi Blackfish (2013)


#30
Ammonite
Francis Lee

­

Ne demişim? God’s Own Country isimli kırsalı arkasına alan ekonomik öyküsünde doğanın sözünün geçtiği bir coğrafyayı mesken belleyip küçük ve sınırları belirlenmiş gerçekliklerine hapsolmuş karakterini incelemeye koyulmuştu Francis Lee. Ammonite’da ise bu rotayı 19. yüzyılda geçen ve kadın merkezli versiyonuyla çizip çok daha başarılı bir sonuca ulaşıyor.

Benzeşi God’s Own Country (2017)

#29
Barb & Star Goes to Vista Del Mar
Josh Greenbaum

­

Ne demişim? Barb & Star’ın bir bütünlük yaratma, mesaj vererek meselesinin ölçeğini büyütmek gibi bir derdi yok. Sadece güldürmeyi amaçlayıp, senaryoyu kaleme alan iki zat-ı şahanenin aklına gelmiş bütün komik saçmalıkları elden çıkarıyor. Seyirciden böylesine pozitif bir geri dönüş alabilmesi potansiyeli sonuna kadar kullanılan kastıyla alakalı.

Benzeşi Fear and Loathing in Las Vegas (1998)


#28
Borat Subsequent Moviefilm
Jason Wollner

­

Ne demişim? MAGA kasketlerinin havada uçuştuğu korona tanımayan toplaşmalardan verdiği ABD’nin cumhuriyetçi yarısına dair manzarasını Amerikalı siyasetçi Rudy Giuliani’nin de “sürpriz” konuk oyunculuğu ile pekiştirerek ilk filmi vizyona çıkardığı 2006’da şaka olarak kabul görmüş her şeyin nasıl da gerçeğe dönüştüğünü gözler önüne seriyor Borat 2.

Benzeşi The Boss Baby (2017)

#27
Night of the Kings
Philippe Lacôte

­

Ne demişim? Her şeyden evvel Night of the Kings’in çok tanıdık bir kontekst içerisinde, zulümle hükmeden bir iktidarın etkisi altında kolu kanadı kırılmışların öyküsünü anlattığını not düşmek gerek. Kimsenin “güvende” hissetmediği bir hapisane ortamında hikâye anlatmanın gücü üzerinden sıra dışı bir dünya kurup o toprağa ait herşeyi evrenselleştiriyor.

Benzeşi The 400 Blows (1959)


#26
The Surrogate
Jeremy Hersh

­

Ne demişim? The Surrogate’ın beyaz geyleri ve heteronormatif düzenlerini kötü karakter olarak seçmesini başarılı bulduğum kadar tarafsızlığına da büyük bir hayranlık besliyorum. Kimi haklı, kimi haksız, kimi sempatik, kimi itici bulduğunuz bütünüyle hayat birikimizin oluşturduğu, o güne kadar deneyimlerle birikmiş kendi ahlak kodlarınızın ürünü.

Benzeşi Café de Flore (2011)

#25
The Climb
Michael Angelo Covino

­

Ne demişim? Toksik arkadaşlıkların güncesini tutan film çok ancak bunu yedi parçada, Avrupa sinemasının klasiklerine bol bol selam göndererek ve hep acı kahkahalar teslim alarak yapabilen yapım bir tane mevcut, o da The Climb. Kadının obje bellendiği buddy komedilerine itirazlı, hesabını gerçek hayata mahsus bir öfkeyle düren tavrına bayıldım.

Benzeşi Heavenly Creatures (1994)


#24
The Mole Agent
Maite Alberdi

­

Ne demişim? The Mole Agent özünde sevgiye duyduğumuz açlığın kaç yaşına gelirsek gelelim asla kaybolmadığını ve hatta daha da mühimleştiğini konu alıyor. Ancak bu pek tanıdık olduğumuz temayı işleyiş biçimi filmi yukarıya taşıyan. Ve tabii kurgusal olmayan yapımların yol haritasını yoldayken çizebilmesinin de ekmeğini yiyor denebilir.

Benzeşi Güle Güle (2000)

#23
Martin Eden
Pietro Marcello

­

Ne demişim? Serbest uyarlama kavramına yeni açılımlar getiren Martin Eden, Jack London’ın meşhur romanını İtalya’ya taşıyarak Pablo Larrain’in sinemasından aşina olduğumuz film yapısına dair bütün kuralları ihlal etmeyi amaç edinmiş anlatılardan biri olarak iş görüyor. Sevmeseniz dahi tadına bakmanız gereken özgün bir üretim.

Benzeşi Neruda (2016)


#22
Emma.
Autumn de Wilde

­

Ne demişim? Jane Austen kitaplığından yapılan uyarlama, bulunduğu habitatta sıra dışı tavırları ve sınıfsal avantajlarını kendine kanlı canlı insanlarla bir oyun alanı oluşturarak dikkat çeken Emma’nın renkli kişiliğine uygun bir ton tutturmuş. Bütün dünyasını da uçarılığı, göz boyayan setleri ve akıl almaz kostümleriyle kurup büyülüyor.

Benzeşi Clueless (1995)

#21
Two of Us
Filippo Meneghetti

­

Ne demişim? Filippo Meneghetti, kuir birlikteliklerde çok daha büyük bir yer teşkil eden, lafı da fazla edilmeyen bir kaygıyı taşımış filmine. Yaşlandığımızda elimizi kim tutacak, yanımızda kim duracak korkusunun neredeyse her eylemimize işlediği yaşlardan sevginin hangi engebeleri aşmaya da razı olduğunu sorgulayan tarafımızı bulup devleşiyor.

Benzeşi The Heiresses (2018)


#20
The Kid Detective
Evan Morgan

­

Ne demişim? Film noir temelleri üzerine kurulmuş epey hazin bir polisiye The Kid Detective. Kuru mizahını hem ana karakterinin her şeyiyle farkında olup yüksek sesle dile getirmediği gerçekler ile arasına mesafe koyması için, hem de hikâyesindeki çözüme katkıda bulunacak bütün detaylarını saklamak için kullanarak nakavtı bitirişte yapıyor.

Benzeşi Under the Silver Lake (2018)

#19
La Llorona
Jayro Bustamante

­

Ne demişim? La Llorona için kabaca çok başarılı bir “Dün yediğin hurmalar, bugün götünü tırmalar.” temsili diyebiliriz sanırım. Adımınızı kapıdan dışarı attığınız anda yüzünüze öfkesi vuran kalabalığı ve ateş düşürdüğü hânelerle kendi ev ortamının yarattığı kontrast arasında rahat uyuyan politikacıların huzurunu kaçırarak bizim gibilere de umut aşılıyor.

Benzeşi Ida (2015)


#18
Judas and the Black Messiah
Shaka King

­

Ne demişim? Kimsenin gönlünü hoş etmek ya da gerçekleri şekere batırmak gibi bir hevesi bulunmadığından özgürlükçü hareketin bugün bile aynı cephede savaştırmaya devam eden ölçüsüz polis şiddeti ve devlet ayaklı kitlesel faşizme karşı verdiği mücadeleyi sansürsüz sunuyor önümüze Judas and the Black Messiah. Daha zamanlı bir film olamaz.

Benzeşi The Departed (2006)

#17
The Metamorphosis of Birds
Catarina Vasconcelos

­

Ne demişim? Bir kısmı canlandırmalardan oluşan, annesini kaybetmesinin ardından babasıyla hiç ummadığı bir bağ kuran yönetmenin kurgu ile belgesel arasındaki sınırları ihlal ederek anılar geçidinde salındığı uzun bir ağıt. Ortaya çıkan da selüloid hatıra defteri esasında. Hikâye anlatma sanatının gücünün bu denli hissettiğim olmamıştı uzun zamandır.

Benzeşi Other People (2016)


#16
Jallikattu
Lijo Jose Pellissery

­

Ne demişim? Ölçüsüz erkek şiddetini, ataerkil düzenden sebep süregelen bütün yozlaşmışlıkları ve esasında hayat denilen bu sonu gelmez labirentin kaçış noktalarına varoluş problemlerini yerleştirip ne var ne yoksa ateşe veren bir delilik Jallikattu. Öğretisi bol, seçtiği yol da bir hayli özgün. Kaosun sözlük karşılığı demek yeterli gelecektir.

Benzeşi mother! (2017)

#15
Boys State
Jesse Moss, Amanda McBaine

­

Ne demişim? Boys State olayların akışına karışmadan sadece gözlemleyerek, üniversiteye henüz gidecek ufacık çocuklar tarafından yaratılan durumların anlatıyı şekillendirmesine izin veren bir belgesel. İyi politikacı olmak taşımaya değer bir vasıf mıdır, kim olduğumuzu bastığımız topraklar için ne istediğimiz mi belirler gibi sorulara aradığı cevaplarla ehlileştiriyor.

Benzeşi Best of Enemies (2015)


#14
I’m Thinking of Ending Things
Charlie Kaufman

­

Ne demişim? Charlie Kaufman’ın somut ilkeleri bulunmayan bir gerçeklikte geçen filmi nerede, ne zaman, nasıl varlık gösterildiğine itaat etmeden çıkarılmış bir hikâye anlatma zirvesi. İnsan evladının doğada duygusal zekaya sahip tek canlı olmasını kafasına koyup yine aynı varoluş tünelinin içinde kaybolmuş. Kariyerinin bir özeti, birikenlerin ağıtı da denebilir.

Benzeşi Holy Motors (2012)

#13
Dick Johnson is Dead
Kirsten Johnson

­

Ne demişim? Yaşlandıkça çocuklaşan ebeveynlerimizin gözünün içine bakıp “Kimse bunun böyle olacağını söylememişti.” diye ağlanırken demansın sisli kollarına kendini bırakan Dick Johnson’ı izlemek ben nasıl sarstı keşke anlatabilsem. Hele ki son 20 dakikaya kurdukları seyircisini tamamen hazırlıksız yakalayan vaziyet, bu acısı tatlısı bol deneyimi daha da katmerlendiriyor.

Benzeşi Steel Magnolias (1989)


#12
Welcome to Chechnya
David France

­

Ne demişim? Hayatları hâlâ tehlikede olduğu ve hatta bu LGBTIQ+ bireylere karşı nefret dolu politika komşu bölgelere de sıçradığından durmak yerine virüs gibi yayılan soykırım yüzünden anonimliğini korumak üzere öznelerinin yüzlerini görsel efektler yardımıyla tanınmaz hâle getirerek bütün dünyaya bir yardım çığlığı atılıyor Welcome to Chechnya’da. Lütfen ama lütfen izleyin! 

Benzeşi Boys Don’t Cry (1999)

#11
Lovers Rock
Steve McQueen

­

Ne demişim? Small Axe dahilindeki bütün hikâyelerin ortak özelliği çok sesli bir protestonun ya da artık anlatılma biçiminin bayatlığı sebebiyle canı çıkmış bir saza girmek yerine varoluşlarıyla dahi aykırı olabilmeyi başaran kalabalıkların bağrından seslenebilmesi. Ancak Lovers Rock bunu çok daha arzuyla ilişkin bir yerden, tensel temasa aç olduğumuz bir zamanda önümüze koyuyor.

Benzeşi Strictly Ballroom (1992)


#10
Sound of Metal
Darius Marder

Ne demişim? Sound of Metal’ın herhangi bir acındırmaya sığınmadan, tünelin sonunda alışılmadık olsa da bir ışık bulunduğunu işaret eden ve bu yolda bütün katarsislerini göz boyamadan inşa etmeyi tercih eden tavrı sanıyorum filmi bu kadar konuşmamıza sebep olan. Kaçınılmaz sona teslim olmanın acılı aşamaları, kaybedene kadar değerini anlamadıklarımıza dair dışavurumun en saf ve neredeyse kusursuz bir finalle buluşmasına doğru yol alırken Riz Ahmed de dört başı mamur karakter çalışmasını performansıyla birlikte zirveye taşıyor. Sevdiğinin sadece iyi olduğunu bilmekle yetinebilenlerin kalbine dokundurup köşesine çekiliyor.

Benzeşi Three Colors: Blue (1993)


#9
Limbo
Ben Sharrock

Ne demişim? Bilhassa yaşadığımız coğrafya sayesinde epey aşina olduğumuz göçmen sorununun Suriye ayağı her türlü ayrımcılığa karşı var olma mücadelesiyle sınanırken, kuzeyden de çağdaş siyaseti kuşatan meseleyle alakalı olarak birkaç örneğe rastlamıştık son yıllarda. Ancak sanıyorum ki Limbo kollarını iyice sıvayıp Suriyeli bir mülteciyi de merkezine alarak kelamı evrensel olabilen ilk kurgusal yapım. Zulümün en karanlığından kaçan ana karakterinin her şeyin cetvelle çizildiği, bütün parçaları karikatürü andıran o kuzey habitatında sükunet ve belirsizlik ile kimliksiz bir kabusun kollarına bırakılmasını izlemeniz şart.

Benzeşi Le Havre (2011)


#8
Rocks
Sarah Gavron

Ne demişim? Sarah Gavron, Rocks başlığını kondurduğu kariyer zirvesinde, hayatın sadece inişlerden ibaret olmadığını ve en dar zamanlarda bile, o gencecik, mücadeleden yorgun düşmüş bedeni dinlendirmek için, minicik eslere ihtiyaç duyulduğunu hatırlatarak okul zili çaldığında dönülecek evlerin, akın akın üstümüze gelecek dertlerin öncesinde kol kanat geriyor hem kahramanına hem de seyircisine. Ciğerimize umutsuzluk işlerken gözlerimizden yaşları da hem kurduğu anlatının gücüyle, hem de başrolü teslim ettiği Bukky Bakray’in performansıyla silmiş. Ken Loach ustanın yapamadığı en iyi Ken Loach filmi olarak hatırlansın.

Benzeşi I, Daniel Blake (2016)


#7
The Disciple
Chaitanya Tamhane

Ne demişim? Chaitanya Tamhane çok daha parçalayıcı, yüzeyin birkaç katman altında seyreden bir hüsran hissine yoğunlaşmış. Zaman bir hızlı, bir yavaş akıp hayat döngüsü nihayetine yaklaşırken esas karakterimiz Sharad yıkamadığı duvarları tırmalamaya devam ediyor. Ve bu hayal kırıklığının emareleri çok net bir şekilde olmasa da hayatındaki her şeye tesir ediyor. Burada filmi güçlü kalan yüksek sesle dile getirilmiş bir isyanın bulunmaması. Söz konusu müziğe olan yabancılığımız sıradan ve hatta başarısız olma korkusuyla yüzleşen her sanatçının mücadelesiyle birleşince her şey aşina, bir hayli evrensel bir hâl alıyor zaten.

Benzeşi Inside Llewyn Davis (2013)


#6
Never Rarely Sometimes Always
Eliza Hittman

Ne demişim? Hittman’ın Beach Rats’ten sonraki yeni harikası Never Rarely Sometimes Always tam anlamıyla bir “seçim” filmi demeye dilim varmıyor. Böyle kategorize etmeyişimin sebebi portresinde ne olanlara sebep erkek karakteri göstermeye kalkışması, ne de büyük cümleleri karakterlere teslim ederek daha net bir mesaj kaygısına yer vermesi. Başı sonu belli bir yolculuk üzerinden gaddar dünyaya olağan bir eylem sığdırılmış esasında. Bir olayın değil de, bir hissin, bir varoluşun filmi âdeta. Kafadar komedilerinin matematiğinden çok dillendirilmeyen mahremleri işgal ederek kafadar draması çıkarabilmesi de cabası.

Benzeşi Grandma (2015)


#5
Mank
David Fincher

Ne demişim? Bir taşyapıtın B yüzünden, Hollywood’un altın çağına dair kulisi bol bir meseleyi karıştırdığı için endüstrinin kendine tuttuğu bir ayna, meraklısına kapalı kapıları aralayan bir dedikodu kazanı muamelesi göstermek mümkün. Ancak merhum baba ile mirasını sırtında taşıyan oğlu Fincher’ın iş birliği, çağdaş Amerikan siyasetinde büyük bir rolü olan medyanın, hikâye anlatıcılarının ve tabii Hollywood’un bu toksik ilişkiyi bir asırdır yürüttüğünün altını çiziyor aslında Mank. Hem yönetmeninin en politik işi, hem de bizi ışınladığı altın çağın ruhunu bu kadar iyi yakalayabilmesi namına erkenden klasikleşenlerden.

Benzeşi Ed Wood (1994)


#4
Bloody Nose, Empty Pockets
Bill & Turner Ross

Ne demişim? Görünürde dümdüz bir cinéma vérité egzersizi bu güneybatı manzaralı Amerikan balı. Yüzyılın maskotu Donald Trump’ın seçilmesinin arifesinde yıldızların ve çubukların zorlu yüzünü gösteriyor. Hayatın farklı cephelerinde kendi mücadelelerini verirken aynı barda yolları kesişen bir takım “sıradan” Amerikalı’nın çoğu dar, ama ülkeye dair umutların neden yeşeremediğini anladığınız perspektiflerinden bir özet ve hatta tam teşekküllü bir toplum röntgeni. Buradaki mikro Amerika’da olduğu kadar hoşgörü hakim değil tabii tanıdıkça karanlığından çekindiğimiz o coğrafyada. Ama çektiği orta parmak her şeyi unutturuyor.

Benzeşi Symbiopsychotaxiplasm: Take One (1968)


#3
Wolfwalkers
Tomm Moore & Ross Stewart

Ne demişim? Wolfwalkers, sisi pusu eksik olmayan Ada’nın en gizemli köşesine dair hayal dünyamızda yaşattığımız her şeyi ete kemiğe büründürmüş. Gün ışığı vurduğunda dalgalanan kızıl saçından, arp ailesinin bütün tellilerine kadar ilmek ilmek işlenmiş film. Anne figürünün bulunmadığı sade baba kızlı yalnızlığında, merkezine 17. yüzyılın kendisine dayattığı rollerden huzursuz olan bir karakteri yerleştiriyor üstelik. Ancak tek derdi de kadın erkek eşitsizliği değil. Kolonizasyonla vals yapan İrlanda’da “çocuklar için” diye geçiştirilen bir türü çağ dışı bir kültürün, sömürge kavramının kökündeki beyaz yüzlere kadar bir suç mahaline dönüştürüyor.

Benzeşi Aguirre, the Wrath of God (1972)


#2
Nomadland
Chloé Zhao

Ne demişim? Nomadland, küresel ekonomik krizin ABD ayağının hemen ertesinde işini, eşini ve neredeyse sahip olduğu her şeyi kaybetmiş, göçebe (nomad) olarak yaşamaya mecbur/yaşamayı tercih eden bir kadını konu alıyor. Yalnız bu sefer dışarıdan bir göz olmak yerine ana karakterinin derisinin içine girmiş, onunla birlikte deneyimlememize izin veriyor Zhao çıkmazlarla dolu hayat mücadelesini. Üç uzun metrajlısında da Amerikan kırsalına duyduğu ilgiyi gizlemeyen yönetmen, ilk kez tanımak yerine tanıtmaya yönelmiş gibi hissettim ben sırf bu yüzden. Amerika’nın umutla gerçek arasında gidip gelen ihtiyaçları için kısıtlı ama bir o kadar da bugüne dair.

Benzeşi Into the Wild (2007)


#1
Undine
Christian Petzold

Ne demişim? Epik romantik öykülere duyduğu hayranlığı Transit’le de onayan Christian Petzold, özü katran karası bir döngüye açmış bu defa kollarını. Aradığını arattırıyor izleyicisine. Filmi tükettiğiniz ekrana sırtınızı dönerken sonunu gördüğünüz imkansızlığın silüetini bile arzuluyor oluyorsunuz. O yüzden bu sefer katmanlarını teker teker ayırdıkça yeni mânâlara eriştiğiniz bir metinin değil de duyguların hâkimiyet kurduğu bir film diyebiliyorum Undine’ye rahatlıkla. Bach’ın akıl almaz melodisiyle fosforlu kalem etkisi yarattığı her anında da seyircinin baktığı pencerenin bir çerçevesini daha kırıp göz hizamızı, dünyaya baktığımız yeri değiştiriyor mucizeyi andıran filminde.

Benzeşi Bütün OBA En İyi Film kazananları!

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

2 Yorum

  1. buğra demir

    Epeydir takipçinim. Her yazını, her yaptığını okuyor ya da beğeniyor değilim elbet. Zaten böylesi de çok sıkıcı olmaz mıydı 🙂 Bazen o kasılmış gibi gelen upuzun cümlelerini okumak yoruyor, başa dönüyorum resmen anlamak için 🙂 Ama onu o yapan da bu diyorum. Sonra aşık olduğum bir filme sen de hayranlığını dile getirince buzlar eriyor zaten 🙂 Şu siteye gösterdiğin özen, görsellerin, okumaların, emek emek yazıların, sinema aşkın… O kadar takdire şayan ve övülesi ki… Bu sitedeki ve özelindeki gelişimini resmen adım adım izledim, gördüm. Yani okuduklarımdan tabi 🙂 Kabullenişlerin, vazgeçişlerin, ısrarların, ehh yeter be’lerin… Bir Cmt akşamı oturup biriken maillerini peşi sıra keyifle okuyorum. Bu arada senle tek etkileşimimiz şuydu; birkaç sene önce sanırım, film öneri yarışması gibi bir şeyine katılmak gafletinde bulunup, önerdiğin her şeyi izledim diye döndüğünde aaa bunla uğraşılmaz diyip çekilmiştim yarışmadan. Tarihinde ilktir bu da herhalde 🙂 Neyse, bunları neden yazdım; bazen duymak, bilmek iyi gelir… İyi gelsin istedim… İyi ki varsın ve iyi ki böyle bir renksin hayatımızda… Saygılar.

    Yanıt
    1. Umur

      Çok çok teşekkür ederim Buğra. Hakikaten çok iyi geldi okumak, bilmek, duymak Ben de bu uzun yolculuğumda sıkılmadan bana eşlik ettiğin için ayrıca teşekkür etmek istiyorum. İyi ki yazdın, gecem güzelleşti sayende <3 Formdan düştükçe, canım kaçıp gitmek istedikçe dönüp dönüp okuyacağım satırlarını. Kocaman sarılıyor, öpüyor, selamlar yolluyorum buradan 🙂

      Yanıt

Şuna yanıt verin buğra demir Yanıttan Vazgeç

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.