Great Freedom

Great Freedom

Yönetmen: Sebastian Meisse | Oyuncular: Franz Rogowski, Georg Friedrich, Anton von Lucke, Thomas Prenn | Senaryo: Sebastian Meisse, Thomas Reider | 116 dakika | Drama

Savaş sonrası Almanya’sında geçen Great Freedom, Christian Petzold hayatlarımıza soktuğu için şükran duyduğumuz aktör Franz Rogowski’nin başrolünde yer aldığı, kuir bir drama. 74. Cannes Film Festivali‘nin Belirli Bir Bakış (Un certain regard) bölümünden büyük ödülle ayrılan ve ilerleyen aylarda MUBI bünyesinde seyirciyle buluşacak yapım, eşcinsel olmanın ve hemcinsinle ilişkide bulunmanın suç sayıldığı dönemde birkaç defa kodesi boylamış Hans adında bir adamı anlatıyor. Öyküsünü iki farklı zaman aralığından dinlediğimiz Hans, hürriyetine düşkün ama bu uğurda kendinden de vazgeçmeyen bir gey olarak karşımıza çıkmakta. Voyör maceraların peşindeyken yakalanan ve içeri giren Hans’ın toplama kamplarında geçirdiği yıllarla birlikte daha evvel de aynı kanun yüzünden ceza aldığını, hatta o sırada gönül ilişkisi yaşadığı bir koğuş arkadaşı bulunduğunu da öğrenip satır satır tanımaya başlıyoruz karakteri. Bir kitapmış gibi işleyen ve bütün hikâyesini aynı anda ifşa etmeyip, seyircisine filmin içerisinde kaybolması için alan bırakan Great Freedom, pek deneyimi bulunmayan yönetmeni Sebastian Meise’yi de tanımayanlarımız için radara sokmayı başarıyor. Sözcüklerden çok hislerin, ışıksızlığın, özgürlüğe duyulan hasretin ve elbette koşulsuz şartsız kendin olmanın filmi olarak özetlenebilecek, orijinal adı Grosse Freiheit olan yapım, engel tanımayan aşklara yeni bir açılım yapıyor.

Cannes’daki gösterimi sonrası Queer Palm’ı Catherine Corsini filmi La fracture’a kaptıran Great Freedom, kuir filmler dahilinde düşünüldüğünde birazcık sınırlarda yürüyor aslında. Filmin eşcinsel olduğu için içeri giren Hans’a eşlik etmek üzere seçtiği karakter bir katil ve her ne kadar onu iyi biri olarak gösterme motivasyonu bulunmasa da tarafları eşitlerken “Ama o da insan.” gibi tehlikeli sayılabilecek bir söylem beliriyor kafada. Yönetmen Meise, bu konuda ne kadar bilinçli bilemeyeceğim fakat gelişim gösteren karakterin “katil” taraf olmasıyla bir nebze denge sağlanıyor. Hans’ın hikâyesinde elbette bastırılmışlığın, özel hayatını kapalı kapılar ardında yaşamaya zorlanmanın ve varlığına yasa dışı damgası yapıştırılmasının bir ehemmiyeti var. Ancak devinime ihtiyaç duyan biri değil esas oğlanımız. Sadece aşk haricinde tutkunun da vazgeçilemeyecek bir kavram, hatta temel gereksinimlerden biri olduğunu kanıtlayarak yaşıyla olgunlaşıyor Hans. Hayatına dokunduğu Viktor cephesinde ise kendinden nefret etmek ve zaman mefhumunu tümden yitirmekle alakalı olarak bağımlılığın da güncesi tutulmakta.

İçerisinde kadın bulundurmamasına rağmen yılın iyi sayılabilecek yapımları arasına adını yazdıran Great Freedom için çarklar bir sevdanın filizlenmesiyle de dönmüyor esasında. Zaten düşülen tatsız ve kabul edilemez durumun getirdiği psikolojiyle hayatta kalmayı önceliklendiriyor Hans. Nefretin kol gezdiği toksik bir ortamda ateşler içinde yanmasını buyuran İncil’in sayfalarını koparıp tütününe kağıt diye sararken belli belirsiz bir isyan bayrağı da çekiliyor tabii. Tek bir kalbe ait olmayı kabul etmeyerek ve bu tekilliğiyle öyküsünü de taze kılarak örneklerinden ayrılıyor Great Freedom. Meisse’nin kamerası da en büyülü anlarını hep buralarda yakalamış. Değse kıvılcım çıkacak tenlerin gerginliğinden, karanlığa gömülmüş odalarda kibritin yaydığı küçücük ışıktan, demirden kapılardaki kilitli pencerelerden sağmış görsel büyüsünü. Evet, her kuir bireyin kalbini kıracak bir tarihe dönüyoruz ama sinemanın sunduğu imkânları sonuna kadar kullanıp ağır temposunu akılda kalacak kareler hediye ederek telafi eden bir tarafı da var Great Freedom’ın.

Her şeyi kenara alıp bir de Franz Rogowski konuşmak şart. Joaquin Phoenix ile Adam Driver arasında bir yerlere düşen oyunculuğu ve yüz yapısıyla Avrupa’nın görmekten en keyif aldığımız aktörleri listesinde üst sıralara tırmandı artık yetenekli oyuncu. Petzold filmografisini ayağa kaldırmak için debelenmediği zamanlarda da Victoria’dan In the Aisles’a kayda değer performanslar çıkarmaya devam ediyor. Great Freedom’da sanki kendisiyle dana önce hiç tanışmamışız da ilk kez karşılaşmışız gibi yepyeni bir oyunla çıkmış karşımıza. Filmin diğer beylerinin olduğu gibi, bizim de kalbimizi fetheden Hans’ı, dile dökülmeyen haykırışlarla, yine en mütevazı formunda sahneye koyuyor. Hele ki Mouloudji’nin “L’amour l’amour l’amour” adındaki ölümsüz parçasının çaldığı finalde sigarasının dumanına bütün sevdalarını, yaşanmışlıklarını ve gözünün içine baktığı seyircisini sarıp salınışı, bir kariyer zirvesi olarak bile görülebilir.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.