Disney Plus’tayız: Disenchanted, Barbarian & Fire of Love

Disney Plus’tayız: Disenchanted, Barbarian & Fire of Love

Netflix, Disney Plus, Prime derken tamamen dijitale gömüldüğümüz için artık film önerisi içeren sohbetler bir noktada illa ki aylık aidatı ödenen platformlardan birinde var mı sualiyle yeşilleniyor. Madem hep birlikte tembelleştik, sinema salonlarına uğramıyoruz, korsana gelemiyoruz, güzel popolarımızı kıpırdatmıyoruz diyerek üç gün sürecek bir şenliğe başlayayım istedim. Her platformdan yakın tarihte izlediğim 2022 yapımlarını, pek ısındığım gazete küpürü formatına sığdırarak kendi yazsam da ferahlasam listemi de eriteceğim böylece. Umuyorum buhar yapıp yolda kaldığım bir macera olmaz.

DISENCHANTED
Yön: Adam Shankman

Amy Adams’ın yıldızını parlatan ve üç şarkısıyla Oscar adayları arasına giren olağanüstü Disney müzikali Enchanted, 15 yıl sonra gelen devam filmiyle yine gündemimizde. Bıraktığımız yerin üstüne bir dekat eklemiş, modern bir prense kalbini kaptırmış Giselle’i evliliğinin monotonluğunda boğulurken izletiyor Disenchanted adındaki ikinci film. İçinde yaşadığı masalı sorguladığı için kalbimizi fetheden Giselle, ergenliğine girmiş üvey kızı ve mükemmellikten uzaklaşan gündelik hayatının eskisi gibi kusursuz olması için sihirli bir değneğe bel bağlıyor. Ama tabii ki evren verdiği gibi almasını da bilince iyiliğiyle tanıdığımız Giselle, masal klişelerinden kötü üvey anneye dönüşüyor. Bu filmle Maya Rudolph’u da curcunasına katan franchise, ne yazık ki ilk filmin yarattığı etkiyi tekrar edemedi. Bunun arkasında içerik tufanında her şeyi obur gibi tüketip, bir sonraki öğüne koşmamızın etkisi var elbette. Ama Disenchanted fazla dezenfekte edilmiş, bugünün politik iklimini kafasına takarken eğlenmeyi çok unutmuş sanki. Halbuki hiç güncellenmeye ihtiyaç duymayan, Disney’in kendiyle dalga geçebildiği, o yapay prenseslik statüsünü, pembiş masallarını yıkmayan fakat çamaşır suyuna yatıran bir ilk film izlemiştik. Ancak stüdyo ne yapmış etmiş, “miras yapımlar” etiketiyle bir damızlık için daha yer açıp para sağmaya girişmiş ve tüm esprisi sihir olan Enchanted’tan o büyüyü koparıp almış. Uzun bir kontrol listesinde gerekli sahneler çekildikçe çizik atıyormuşçasına ruhsuz, müzikal tarafı yaratıcılıktan ve tekrar dinlenebilirlikten uzak, Disney’in mizojiniyle taçlanmış prenseslerini aratacak kadar da sığ. En azından Maya Rudolph umuyorum ki bozdurduğu çekiyle mutludur.

BARBARIAN
Yön: Zach Cregger

Politik derinliğini keşfettikçe daha da hayran kaldığım korku türünün heyecan verici örneklerinden biri olarak bomba gibi düştü gündemimize Barbarian. Zach Cregger’ın tek başına yönettiği ilk uzun metrajlısı, Detroit’in gözden ırak bir köşesinde tuttuğu Airbnb ile açılmaması gereken kapıları aralamış genç bir kadını koyuyor merkezine. Ancak çok geçmeden filmin kendini ve konu edindiği karakterleri yenileyen bir döngüsü olduğunu öğreniyor, bölüm sonu canavarını görecekken bir kez daha mevzubahis evin en dış kapısına iteleniyoruz. Yanıp da sil baştan oynanan video oyunların matematiğinden farklı olarak her seferinde yeni bir katmanını açıyor ama Barbarian. Karakterlerine ait yanlış kararlar zincirinde, korku filmlerine has bir hız treni deneyimi sunarken kadın olmaya dair gözlemlerini farklı bir dilden şakıyor aslında. Kadın bedeni üzerindeki tahakküm ve anneliğin kutsallığından öte bir ihtiyaç duyulmaması gerektiğine duyulan muhafazakâr inançla kapana kıstırırken de tersine bir oyun sahneliyor. Görünürde en korkunç karakterle kendi hatalarının bedelini ödemekten kaçan erkek aynı kareye girdiğinde meselesini daha da iyi anlıyoruz. Canavar mı, canavarı bile bir bodruma hapseden karanlık mı daha ürkütücü sorusuna cevap vermek düşüyor izleyiciye. Hem biçimde, hem de hikâyedeki tazeliği kaygılı mesajlarını ileterek pekiştirmiş kısacası Cregger. Bana kalırsa son yılların en heyecan verici ilk filmlerinden biri ayrıca. Ana akımın asırlar önce konulmuş kurallarına bu denli riayet ederek hâlâ yeni bir söylem üretebiliyor, farklı bir rota çizebiliyor olmak büyük başarı. Disney kitaplığında Disenchanted’la aynı rafta görmenin getirdiği garip haz da paha biçilemez.

FIRE OF LOVE
Yön: Sara Dosa

Yanardağlar konusunda uzman bilim insanları Katia ve Maurice Krafft’ın hayat hikâyesini konu ediyor Fire of Love. Bütün film Krafft çiftinin yirmi yılı aşkın bir süre boyunca dünya üzerindeki volkanları ziyaretlerinde çektikleri görüntülerden, keşifleriyle özel hayatlarının kesiştiği anlardan oluşmakta. Bu tip, deli işi arşiv çalışmalarında yönetmenlere pek kredi verilmiyor olsa da Sara Dosa’nın kameranın arkasında ve kurgu masasındaki sesi çok belirgin. Tüm bu araştırma sürecinde, belgeleme yöntemlerinden dahil olmayı seçtikleri bilimsel tartışmalara kadar net bir ayrım var çünkü Krafft çiftinin. Yönetmen de görsel anlamdaki şölene eşlik edecek şekilde bu kontrastı en büyük silahlarından bir başkası hâline getirmiş. Uzun süreli birlikteliklere vakıf olmuş, hayatı her anlamda biriyle paylaşmış herkesin yanardağlardan, yerinde yeller esen ölüm korkusundan bağımsız tanıdık bir şeyler bulacağı kesin Fire of Love’da. Mutlak sona doğru trajikomik bir biçimde ilerlerken bu çiftin dünyayla kurduğu bağın, lavlara yeryüzünün kanı volkanlara da kalbi gibi davranıyor olmasının gerçeküstü bir etkisi var ayrıca. Miranda July’ın filmi konu edindiği zaman aralığına ışınlayan anlatımıyla birlikte, biraz da dünyadan kopuyor hatta. Bu korkunç gezegene ait olamayacakmış kadar güzel duran görüntülerde, yine hepimizden “daha insan” çiftiyle bir fanteziyi de satıyor. Sadece bu pazarlama sürecinde ilgiyi finale kadar ayakta tutabildiğine inanmıyorum açıkçası. Varoluş sıkıntılarımızı başkalarının maceralarında hiçlikle bir tutarken kendinden başka bir şeyin ehemmiyeti olmadığına dair saf inanç sivriliyor ve rüyanın soyutluğu baskın geliyor gibi hissettirdi bana.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

Bir Cevap Yazın