Takip et

Eleştiri

28 Years Later: The Bone Temple | Kıyametin Ahlakı

tarihinde yayınlandı.

28 Years Later The Bone Temple

28 YEARS LATER: THE BONE TEMPLE (28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı) | Yönetmen: Nia DaCosta | Oyuncular: Ralph Fiennes, Jack O’Connell, Alfie Williams, Erin Kellyman, Chi Lewis-Parry, Emma Laird, Sam Locke, Robert Rhodes, Ghazi Al Ruffai, Maura Bird, Connor Newall | Senaryo: Alex Garland | Birleşik Krallık, ABD, Kanada | 109′ | Korku, Gerilim, Bilimkurgu

28 Years Later: The Bone Temple2002 tarihli 28 Days Later, 2007’de vizyona giren 28 Weeks Later ve geçen sezon izlediğimiz 28 Years Later‘ın ardından Alex Garland bu kez neredeyse virgül sayılabilecek bir filmle seriye geri dönüyor. Yüksek konseptlerin içine toplumsal eleştiriler yerleştirmeyi alışkanlık hâline getiren yönetmen, salgının 28 yıl sonrasına uzanan bu hikâyede Dr. Kelson (Ralph Fiennes), Spike (Alfie Williams) ve sonradan tanıştığımız Jimmy Crystal’a (Jack O’Connell) odaklanarak serinin alışıldık şablonunu esnetiyor. Annesinin ölümünün ardından kendisinin Şeytan’ın oğlu olduğuna inanan Jimmy ve eşofmanlı, sarı peruklu, maskeli, “parmaklar” diye seslendiği vahşi çetesiyle yolları kesişen Spike, hayatta kalabilmek için sürekli tetikte kalmak zorunda. Ancak karşısındaki akıl sağlığından bütünüyle kopmuş figür, onu fiziksel olduğu kadar psikolojik bir kaçış arayışına da sürüklüyor. Bu esnada Dr. Kelson, Samson’ı morfinle kontrol altında tutarak insan evrimini sekteye uğratan bu alfa zombiyi yönlendirmeye çalışıyor, hem de kaynakları tükenmek üzereyken. Bir yanda yarattığı terörle zombilerden bile daha rahatsız edici bir tehdit, diğer yanda bağımlılık üzerinden kurduğu kontrolle “eğitimli” bir delilik hâli derken film, varoluşumuza dair soruları derinleştiren yeni bir sayfa açıyor.

Alex Garland’ın insanın özünde kötü olabilme ihtimalini kurcalayan, çocukluktaki dış etkenlerin ve yetiştirilme biçiminin belirleyiciliğini irdeleyen filmografisinde, Jack O’Connell’ın ürkütücü bir yoğunlukla hayat verdiği Jimmy Crystal karakteri yeni bir kırılma noktası olmuş. Karakterin, bir dönem kraliyet tarafından da onurlandırılan ve ölümünden sonra sayısız istismar vakasıyla anılan televizyoncu Jimmy Savile’i çağrıştıran yönleri, anlatıyı Hollywood’un son on yılına damga vuran ve Jeffrey Epstein dosyalarıyla yeniden gündeme taşınan karanlık güç ilişkilerine yaklaştırıyor. Ancak Garland burada cinselliği bilinçli biçimde dışarıda bırakıp, kötülüğü daha ilkel ve bedensel bir düzleme çekiyor. Deri yüzen, bağırsak söken, salt katliam arzusunun peşinden giden bir şiddet figürü. Böylece mesnetsiz kötülüğü, inancı bir paravan gibi kullananlarla aynı düzleme yerleştiriyor. Kendisinin inanmadığı “hakikatleri” başkalarına pazarlayan tüm düzenbazlarla akraba bir portre çiziliyor.

28 Years Later The Bone Temple

Diğer tarafta ise insanlığa olan inancını yitirmemiş Dr. Kelson ve role neredeyse kimsenin ulaşamayacağı bir nüansla hayat veren Ralph Fiennes var. Final bölümünde sergilediği kusursuz Iron Maiden performansının yanı sıra, salgının ilk günlerine ait müziklerle karakterin geçmişine açılan kapılar da Kelson’ın motivasyonunu daha somut kılıyor. Prostetik uzuvlarıyla hafızalarımıza kazınan vahşi alfa zombide bir tedavi ihtimali görmesi, onu adım adım etik bir mücadeleye sürüklüyor. Tek bir anlamlı kelime bile etmeyen Samson’ın rızasını almaya çalışacak kadar ileri gitmesi, Kelson’ı hikâyenin vicdani ekseni hâline getirirken seyircinin duygusal bağ kurduğu yegâne figür olmasını da sağlıyor tabii. Film, Jimmy Crystal’la yollarının kesişeceğini açık etmeden bu iki hattı sabırla birbirine yaklaştırırken, anlatı giderek daha alegorik bir düzleme taşınıyor. Şeytan diye sunulanla Tanrı fikri yer değiştiriyor, yasak meyvenin mirasçıları gibi konumlanan karakterler üzerinden yeni bir başlangıcın kapısı aralanıyor. Bir “Havva” ihtimalinden bile bahsetmek mümkün ilerisi için.

Danny Boyle’un yokluğuna rağmen 28 Weeks Later’da bile hissedilen o eski, yıpranmış VHS estetiğinin, bu kez yönetmen koltuğuna oturan Nia DaCosta tarafından geride bırakılması filmin “virgül” niteliğine yakışan yerinde bir tercih olmuş. Kaosun içinden yeni bir filizin tomurcuklanabileceği ihtimaline tutunmanın getirdiği ton değişimi, görsel dünyaya da sirayet ediyor. Film korkusunu bu defa ani zombi saldırılarından değil, sıradan ve vasat bir kötülüğün kendine alan açabilmesinden devşiriyor. İlkel dürtülerle hayatta kalan zombilerin karşısına başka bir ilkel biçimi yerleştirerek, diktatörlerin eline düşmüş ve din tüccarlığıyla işleyen bir dünya düzenine dair açık bir yorum da getiriyor denilebilir. En büyük tehdidin burnumuzun dibinde, hatta pek çok coğrafyada en tepe koltukta oturduğunu özellikle vurgulayan bir bakış bu.

Kendi kuşaklarının Britanya çıkışlı ikonik kötülerine hayat vermiş oyuncuları karşı karşıya getirmesiyle sinemaseverlerin başka bir damarına da dokunan 28 Days Later: The Bone Temple, serinin özündeki soruyu sormayı sürdürüyor: İnsanlık faktörü denklemden çekildiğinde iyiliği nerede arayacağız? Film, koşulların aşındırdığı bir dünyada bu soruya olabilecek en kanlı cevabı veriyor. Yer yer fazla slasher refleksleriyle ve mesajlarını göze sokarcasına sert bir dille ilerlese de, hayatta kalmanın böylesine zor olduğu bir gerçeklikte muğlaklığa pek ihtiyaç duymadığını savunulabilir. Tam gaz vahşetiyle, özlenen türden, hem ana akımın içinde duran hem de sınırlarını zorlayan bir sinema deneyimi bu. Yenilenmiş formunu, Danny Boyle’un yeniden yönetmen koltuğuna döneceği açıklanan bir sonraki filmde de koruyup koruyamayacağını merak ediyorum.


Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Devamını oku
Yorum Yapın

Yorum yazın...

Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin