Takip et

Liste

Yarıyıl Karnesi ’26: Perdenin, Ekranın ve Müziğin En İyileri

tarihinde yayınlandı.

Geçtiğimiz yıl ilk kez hazırladığım ve sizlerden harika geri dönüşler alan Yarıyıl Karnesi‘ni Oscar Boy’un geleneklerinden birine dönüştürmek için yine klavyenin başındayım. Perde tarafında Backrooms dışında kayda değer bir eksiğim olmadığını, ekran cephesinde izlenmemesi gerekenleri bile izlediğimi, müzikte ise Madonna’nın yeni albümü temmuzda çıktığı için adayların fazlasıyla şanslı olduğunu söyleyerek başlayayım. Haziranın son gününü sınır kabul ettiğim bu sıralama, bu kez popüler işlere beklediğimden daha fazla kucak açmış gibi görünüyor. Ama yılın ikinci yarısında dengeyi mutlaka yeniden kurarız. Haydi, buyurun 2026’nın Yarıyıl Karnesi’ne.

Perdenin En İyileri

Project Hail Mary1 Project Hail Mary Yön: Phil Lord & Christopher Miller

2026’yı yarılarken belki ilk 10’umdaki her filmi belli bir noktada unutup geride bırakmak mümkün olacak ama Project Hail Mary‘i hemen silemeyeceğim hatrımdan galiba. Çocukluğumdan kalma sinema salonu hatıralarımı tozlu sandıklardan çıkardı Phil Lord ve Christopher Miller. Zaten bu ikilinin en büyük gücü, popüler kültürü ve günümüz tüketim reflekslerini çok iyi okuyarak, ticari kaygısını saklamayan ana akım işler üretebilmeleri. Project Hail Mary, bu anlamda Lego evreniyle aynı filmografik çizgiye rahatlıkla oturuyor. Ryan Gosling’in komedi ritmiyle birlikte paket iyice parıldıyor.

2 Blue Heron Yön: Sophy Romvari

Aftersun’la anlaşamayıp Blue Heron‘ı beğenme ikiyüzlülüğü sinema yazarı kimliğime cuk oturmuyor mu ama? Sophy Romvari’nin kurmaca – belgesel – anı arasındaki sınırları bütünüyle yıkan müthiş ilk filmi, hafızalarımızın seçiciliği üzerine selüloit bir deneme. Yaş aldıkça anlamları farklılaşan, aynı mesele hakkında farklı perspektifleri öğrenince tamamlanan hatıralarımızı kendi tarihinden yaşanmışlıklarla masaya yatırıyor Romvari. Hiçbir şey söylemeden sırtınıza ağırlık yükleyen filmlerden. Bir de yönetmenin kendi ailesini anlamak için verdiği mücadeleye ortak oluyoruz tabii.

Sarı Zarflar3 Sarı Zarflar Yön: İlker Çatak

Berlin’i Altın Ayı ile kapatan Sarı Zarflar, burada kimin ne kadar progresif olduğuna karar veren kalemler tarafından pek beğenilmese de ben nefessiz tüketen taraftanım. Ülkenin sanatçıları o kadar uzun süredir suskun ki, biraz geriden geliyor olsa bile ufacık bir kırıntıya dahi ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde İlker Çatak’ın doğru yerleri kaşıdığını düşünüyorum. Bir de tabii Özgü Namal’ın ne kadar yetenekli bir aktris olduğunu hatırlamak adına olağanüstü bir fırsat. Kendisini etli rollerde izlemeyi nasıl da özlemişiz.

4 Toy Story 5 Yön: Andrew Stanton

Pixar’ın demirbaşlarından Toy Story‘nin ilk filmden 31, son filmden 6 sene sonra gelen yeni ayağı, çok iyi bildiklerini yine en üst formda servis etmeye devam ediyor. Bu kez Woody ile Buzz Lightyear geri planda kalıyor; hikâye Jessie, Bonnie ve hayatımızı ansızın işgal eden teknolojinin temsilcisi Lilypad etrafında şekilleniyor. Torbasında tüketim alışkanlıklarımızın çocukluktan itibaren insan deneyimini nasıl değiştirdiğine dair kapitalizmi kurcalayan mesajlar ve kendimiz olmaktan vazgeçmememizi, herkesin kendi rengiyle güzel olduğunu ima eden öğretiler  var. Woody’nin keline kadar, her detayı da leziz!

5 Disclosure Day Yön: Steven Spielberg

Çoğunluğun sevmeyip, benim bayılacağım bir Steven Spielberg filmi olacağını söyleseler şundan birkaç sene önce, asla inanmazdım. Ama tıpkı Project Hail Mary gibi Disclosure Day de sinemaya aşık olduğum yıllardan aşina olduğum hisleri yüzeye taşıdı. Bu sayede filmin bir maceranın peşine takılıp, esas gücü olan duygusal omurgasını ikincilleştirmesini bile görmezden gelebilmeyi başardım. Bir de, Ay’a yapılan şu son seyahatten sonra aklımı tamamen evrendeki yerimizle bozmuş olduğum için ekstra ilgi duyuyorum galiba bu konudaki fikirleri/hayalleri duymaya. Unutmadan, Emily Blunt’ın performansını da çiçeklere boğalım lütfen.

28 Years Later: The Bone Temple6 28 Years Later: The Bone Temple Yön: Nia DaCosta

28 Days Later (2003) ve 28 Weeks Later‘dan (2007) sonra geçtiğimiz yıl gelen 28 Years Later ile bunun bir seri olmasının gerekliliğini sorgulamıştım. Ancak The Bone Temple söylediklerimi bir güzel yutturdu bana. Bu defa yönetmen koltuğunda Nia DaCosta, merkezinde de Jack O’Connell ile Ralph Fiennes’dan şahane performanslar var. Mesajı da pek şahane: Mesnetsiz kötülüğü, inancı bir paravan gibi kullananlarla aynı düzleme yerleştiriyor film. Kendisinin inanmadığı “hakikatleri” başkalarına pazarlayan tüm düzenbazlarla akraba bir portre çizerek ipliklerini pazara çıkarıyor.

The Devil Wears Prada 27 The Devil Wears Prada 2 Yön: David Frankel

Farkındaysanız listem, 2026’nın tüm gişe filmlerini beğendiğimi beyan ettiğim, Hollywood yalakası bir yere doğru gidiyor. Ama ne yapayım, bu sene kuradan nostalji çıktı şansımıza ve ben de bir doksanlar çocuğu olduğum için hepsi çalışıyor üzerimde. Tüm zamanların en keyifli ana akım filmlerinden, Meryl Streep’e aşık ettiren, Anne Hathaway’in yıldızını parlatıp Emily Blunt’ı tüm dünyayla tanıştıran The Devil Wears Prada‘nın devam filminde de aşırı eğlendim. Sex and the City‘nin devamı And Just Like That gibi, bu insanların mevcut politik iklimde bu karakterlerin nasıl insanlara dönüştüğüyle ilgilenip bir de üstüne gazeteciliğin ehemmiyetini vurguladığı için kaptı puanları.

Hoppers8 Hoppers Yön: Daniel Chong

Listemde bir animasyon daha var. Üstelik bu da Pixar’dan. Stüdyonun alıştığımız tanıdık maceralara bağımlı formülden epey yararlanıyor Hoppers. Ancak bu aşinalığı zeki ve gerçekten komik karakterlerle kamufle etmeyi başarıyor. Özellikle hayvanlar alemini anlatırken absürt mizahının dozunu yükselten yaratıcı tercihlerine bayıldım. Dahası, tür için küçük çaplı bir kırılma sayılabilecek bir yaklaşım benimsiyor; hayvanları insanlaştırmak yerine, farklı diller konuştuğumuzu ve farklı hayatta kalma içgüdülerine sahip olduğumuzu hatırlatıyor. Yetişkinleri unutmamışlar diyebiliriz.

The Christophers9 The Christophers Yön: Steven Soderbergh

2017’den beri tost basar gibi film çeken Steven Soderbergh, 2026’yı da es geçmiyor. Ian McKellen ve Michaela Coel’ı buluşturan The Christophers, bir tiyatro oyunu kıvamında. Sanatın karşısına birden fazla ikilik çıkaran film, bir yandan yaratıcı üretimin sanatçıyı duygusal olarak nasıl öğüttüğünü anlatıp sanatı neredeyse canavarlaştırıyor, diğer yandan sahtecilik meselesi üzerinden geçim derdini ve çevresel koşulları gerekçe göstererek onu bir oyuncağa dönüştürüyor. Ayrıcalıklı bir anlatıcının ellerinden çıktığını pek belli etse de dişe dokunur bir tartışma alanı açabilmesini beğendiğimi itiraf etmem gerek. Ian McKellen her zamanki gibi olağanüstü.

The Drama10 The Drama Yön: Kristoffer Borgli

Ciddi meseleleri komedi uğruna bağlamından koparıp tartışmaya açmayı seven Kristoffer Borgli’nin Sick of Myself ve Dream Scenario‘dan sonra gelen yeni filmi The Drama, incelikli diyemesem de bugünle ilgili meseleleri ele almaya çalışan bir iş. Her şeyden önemlisi, çağımızın kıymeti az bilinen yeteneklerinden Zendaya’yı franchiselar harici ya da Sam Levinson boyunduruğu altında olmadan izletme imkanı tanıyor. Dertleri böylesine Amerikan bir filmin bir Avrupalı tarafından yazılıp yönetilmiş olmasının etkisi çok hissedilse de salondan çıktığım günden bu yana iyi demlendi bende The Drama. Özellikle tüm çatışmalarını birbirine çarptırdığı final bölümünü tekrar açıp izleyesim var.


Ekranın En İyileri

Widow's Bay1 Widow’s Bay Apple TV

Son yılların en güçlü ilk sezonlarından birine imza atan Widow’s Bay, New England’ın ürpertici adalarından birinde geçen bir ofis komedisi, klostrofobik ada mitolojisinden beslenen atmosferik bir korku hikâyesi ve geniş karakter kadrosuna dramatik derinlik tanımayı başaran bir karakter çalışması aynı anda. Matthew Rhys’in kusursuza yakın performanslar zincirine bir yenisini eklediği korku komedisinin yayılıp ünlenmesine, Apple TV’nin sessiz sedasız yayına girme politikaları bile engel olamadı. Kate O’Flynn ve Dale Dickey’nin başını çektiği yardımcı oyuncu kadrosuna da ayrıca şapka çıkarmak lazım.

Hacks2 Hacks TOD

Çok sevdiğimiz dizilerin iyi final yapamamasına alıştığımız için, çoğu zaman son bölümlerin başına temkinli oturuyoruz. Hevesimizin kursağımızda kalma ihtimali hep bir kuytuda kafamızı kurcalıyor. Ama Hacks finali bu beklentiyi tersine çevirmeyi başardı. Koca bir çınarın, yenilmesi güç bir hastalığın pençesine hapsedilmesi ve sahneden nasıl ineceğini kendi seçmesi, diziyi bambaşka bir yere taşıdı. TOD ekranlarında seyirciye ulaşan HBO yapımı, Judy Garland ile Barbra Streisand’in “Get Happy / Happy Days Are Here Again” düetiyle perdelerini kapatırken öldürücü vuruşu da yaptı.

The Comeback3 The Comeback HBO Max

Seth Rogen’ın The Studio’sunun ilham kaynaklarından ve bu televizyona özel sektörel hiciv türünün öncüsü olarak The Comeback, final sezonunda dilini iyice sivriltti. Yapay zekânın, sayısız kaynağı tüketip aslında insan üretimi fikirleri yeniden paketleyerek önümüze koyan yapısıyla, hikâye anlatma sanatına ne kadar zarar verdiğinin ve vereceğinin herkes tarafından anlaşılması için de elinden gelen her şeyi yaptı. Keşke bu coşkulu ayrılığı Lisa Kudrow’un Valerie Cherish karakteriyle aldığı bir Emmy ile taçlandırsak.

The Pitt4 The Pitt HBO Max

Sezonları arasına çeyrek dekatlar koyan diğer yapımların aksine, televizyona geçmişin ruhunu geri getirdi The Pitt. Binge kültürünün bozduğu izleme algısını âdeta fabrika ayarlarına çeken yaratıcılar R. Scott Gemmill ve John Wells, müthiş bir koreografi ve disiplin gerektiren akışı ikinci sezonda da hiç aksatmadan sürdürdü. Birbirinden şahane karakter oyuncularına alan açan, bu sırada yeni yüzleri de sektöre tanıtan yapımı uzun yıllar izleriz bence. Noah Wyle’nin Robby’si bir gün emekli olsa bile bu dişliler dönmeye devam eder.

5 Half Man HBO Max

Richard Gadd, travmalarının resmi geçitini yaptığı, seyircisinin sınırlarını zorlamaktan hiç çekinmeyen kalemiyle Half Man‘de de yine iş başında. Derdi elbette erkeklikle;  ancak asıl ilgisini çeken şey, bu erkeklik meselesinin eşcinsel kimlikle çarpıştığı gri alanlarda ortaya çıkan tahribat. Bu yüzden aynı yerden baktığı kuir izleyicisinin bile koltuğunda rahat oturmasına izin vermiyor. Sürekli bir sorgu hâlinde. Kendisiyle, dünyayla ve bize öğretilenlerle. Bir cevap vermeye ya da ahlaki üstünlük kurmaya da çalışmıyor, tartışma alanı açıp bizi kendi fikirlerimizle baş başa bırakıyor.

6 The Traitors UK BBC

The Traitors formatının en iyi uygulayıcısı olan Britanyalılar, The Celebrity Traitors gibi şahane bir sezondan sonra biz fanileri bir de normal bir sezonda doyurdu. Hayatıma Stephen ve Matty’i katan, formatın en iyi finallerinden birini yaşatan programın bizdeki denemesi de böyle olsun çok isterim. İlk sezon itibarıyla daha çok yolumuz var gibi gözüküyor ama. Çünkü Birleşik Krallık halkı en nihayetinde bir oyuna dahil olduklarının, hiçbir şeyi kişisel algılamamaları gerektiğinin farkında. Tüm bunlara ilaveten hepsinin kalbi de aşırı temiz.

7 Babies BBC

İnsan olmanın katmanlarını çözümlemesini bir kenara bırakalım, diyalog yazımı üzerinden bile ders niyetine okutulabilecek bir dizi Babies. Sayısız temaya değinirken her anında doğal, süssüz ama tam yerine oturan repliklerle yükseliyor, oyunculuklar da kağıtta yazılı olanın hakkını fazlasıyla veriyor. Ana ekseninde kadın ve annelik deneyiminin yer aldığı bu BBC yapımı bir platforma uğrasa ve izleme kolaylığı sağlansa diye yollarını gözlüyorum. Duyduğum an haber vereceğim, ki gidin Paapa Essiedu ve Siobhán Cullen’ın eşsiz performanslarına doyun!

Margo's Got Money Troubles8 Margo’s Got Money Troubles Apple TV

2026’nın hakkını veren Apple TV’den bir cevher daha! Margo’s Got Money Troubles, eskinin sıcak ve vazgeçilmez seçilmiş aile hikâyelerini bugünün ekonomik çıkmazlarıyla buluşturan bir komedi olarak özetlenebilir. Dizinin en ilginç taraflarından biri de progresif damarını, kürtaj seçeneğini değerlendirmemeyi tercih eden genç bir kadın üzerinden kurması. Ancak anlatının odağında annelikten ziyade geçim derdi var. Günümüz ekonomisinin nefessiz bıraktığı gençlerin sosyal medyayı bir gelir kapısına dönüştürme mecburiyetini ele alırken influencer kültüründen çok, doğrudan bedenin ve seksin pazarlanmasına dayalı OnlyFans dünyasına yöneliyor.

9 The Other Bennet Sister BBC

Jane Austen klasiği Gurur ve Önyargı’nın Bennet kızları arasından geleneksel güzellik normlarına en az uyan, evin sözde “çirkin ördek yavrusu” Mary’yi merkezine alıyor bu BBC komedisi. Tüm kız kardeşleri uygun kısmetlerle evlendikten sonra, annesinin eksikliklerini yüzüne vurduğu Mary soluğu Londra’daki dayısının evinde alıyor. Orada çocuklara öğretmenlik yaparken hayatına giren iki erkek, Mary’nin yalnızca romantik anlamda değil, kendiyle kurduğu ilişki açısından da yeni bir kapı aralıyor. Risksiz, sakarin formunda, aşırı İngiliz, ama türün keyifli ve sürükleyici bir örneği.

The Testaments10 The Testaments Disney+

The Handmaid’s Tale kitabı ve dizisinin devamı niteliğindeki The Testaments yılın en güzel sürprizlerinden biri oldu. Gilead’a geri dönme fikri beni de heyecanlandırmıyordu açıkçası. İlişkimizi çoktan bitirmek istediğimiz bir evrene yeniden çekilmek istemiyordum. Ama zaten özünde bir lise dizisi olarak çalışıyor The Testaments. Disfonksiyonel, bunaltıcı ve istismarın kitabını yazmış karanlık bir Mona Lisa Smile muadili gibi de kodlanabilir.One Battle After Another’la yıldızı parlayan Chase Infiniti’ye birbirinden yetenekli aktrislerin eşlik ettiği yapım, önümüzdeki 10-20 yıl boyunca adını duyacağımız genç yüzlerle tanıştırıyor.


Müziğin En İyileri

1 In Times of Dragons Tori Amos

O kadar özlemişim ki Tori Amos’u, etlerim titredi In Times of Dragons‘u dinlerken. Uzun zamandır da onu bu kadar diri, bu kadar öfkeli yakalamamıştık. Politik söylemlerini hiç pamuklara sarmadan gırtlağımıza soktuğu anlarına bile bayıldım. Piyanosu ve billur sesiyle kimsenin kolay kolay erişemeyeceği bir duygusal evren kuruyor yine.

Yıldız parça: In Times of Dragons
2 Superbloom Jessie Ware

Jessie Ware disko formülünü tüketiyor tüketmesine ama ben hâlâ o dans pistine isteyerek çıkıyorum. Önceki kaydı kadar devrimci nitelikleri olmasa da gastronomi podcastleri evreninin de kraliçesine dönüşen Jessie, disko topunun altında romantik bir pop evrenine ışınlıyor yine bizi. Yazıyı yazarken de soundtrack oldu bana.

Yıldız parça: Ride
3 The Wow! Signal Muse

Lise yıllarımda çevremdeki herkes Muse (ve Placebo) dinliyor diye kaçtığım grup nostalji töreni tadındaki 2026’ma gökten zembille indi. Tam da hatırladığımız formlarında, gösterişli olmaktan çekinmeden bir rock operası çıkarmışlar ortaya. Uzaya bakıp dünyanın dertlerini anlatan bu adamlar hiç değişmedi diye mutlu olmayı inanın ben de beklemiyordum.

Yıldız parça: Cryogen
4 Cry Baby Vince Staples

Vince Staples’ın müziğinin en sevdiğim tarafı, müthiş bir özgüven inşasının ürünü olması. Cry Baby de aynı damarda. Gösterişini hikâyesinden alan, kişisel ama bir o kadar da politik bir albüm. Dinledikçe açılan albümlerden. Bence Staples’ın kariyerinin de açık ara zirvesi. Tartışmak isteyen duvara konuşabilir.

Yıldız parça: The Running Man
5 the apple tree under the sea hemlocke springs

Pop müzik son yıllarda Z kuşağının algoritmik alışkanlıkları yüzünden son yıllarda “farklı” olana pek alan açmıyor. Ama neyse ki hemlocke springs gibi tuhaflığını koz hâline getirenler de var. Popun alt türleri arasında sekerek ilerleyen albümü, internette büyümüş bir kuşağın zihnindeki tüm tuşlara basıyor. Cazibesi de pasaklılığında.

Yıldız parça: the beginning of the end
6 The Mountain Gorillaz

Damon Albarn’ın artık kimseye kendini kanıtlamak gibi bir derdi olmadığı, belki de hiçbir zaman olmadığı için The Mountain tıkır tıkır işliyor. Dünyanın dört bir yanından şahane sesleri ve ritimleri tek potada eritip ortaya yine radyoda duyduğunuz hiçbir şeye benzemeyen bir albüm çıkarmışlar.

Yıldız parça: Damascus
7 Blue Morpho Ed O’Brien

Radiohead üyelerinden Ed O’Brien’ın solo çalışması Blue Morpho, müzikal bir zirve. Dinleyici için değil de kendi için stüdyoya girdiğini hissettiren, atmosferini yavaş yavaş kurup avcunun içine alan bir albüm. Gecenin bir vakti bomboş sokaklarda eve dönüş yürüyüşü kadar sakin ama haftalarca akılda kalıyor.

Yıldız parça: Sweet Spot
8 Ricochet Snail Mail

Lindsey Jordan yine kırılganlığını mürekkep niyetine kullanmış. Ricochet, gençliğin o tarifi zor hayal kırıklıklarını büyük dramatik çıkışlara ihtiyaç duymadan anlatan, demlendikçe de güzelleşen bir albüm. Indie rock’ın hâlâ ölmediğini hatırlatıyor.

Yıldız parça: Dead End
9 Angel in Plainclothes Angelo de Augustine

Bir Sufjan Stevens albümü dinlediğinizi düşündürten Angel in Plainclothes, çok güçlü bir kayıt diyemem. Ancak dinledikçe katman katman açılıyor melodileri, sözleri. Benim gibi melankolisini ezgilere bağlamayı sevenler için terapi işlevi görebilir.

Yıldız parça: The Cure
10 Do That Again Malcolm Todd

Henüz tanıştığım ve beyaz olmasına pek şaşırdığım Malcolm Todd tüm sempatikliğine yaraşır cinsten bir albümle huzurlarımızda. Do That Again, R&B ile alternatif pop arasındaki akrabalığı öyle zahmetsizce arşa çıkarıyor ki, albümün zayıf halkalarını bile bağrınıza basmak istiyorsunuz.

Yıldız parça: Malcolm in the Middle

Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Devamını oku
Yorum Yapın

Yorum yazın...

Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin