TV
Ben Hepsini İzledim: Netflix (Kanal Turu #3)
Kanal turu yaptığım Ben Hepsini İzledim serisinde üçüncü bölüme gelmiş bulunuyoruz. Fark ettirmeden cumaları mesken tuttum, aynı şekilde devam ediyorum. BBC ile yaptığımız gösterişsiz açılışın ve Disney+ dizilerine odaklandığımız dolu dolu ikinci turun ardından bugün rotayı Netflix‘e çeviriyoruz. Aslında seçki epey geniş ama sezon içinde çoğu yapımı zaten uzun uzun yazdığım için, bu kez lafı fazla uzatmam gerekmeyecek. Türkiye ofisinde çalışanların vizyonsuzluğundan sıklıkla bahsettiğim Netflix’in, büyük çoğunluğu vasatı aşamayan dizilerini ağırlayacağız bugün. Ama önce kısa bir hatırlatma turu…
Neleri yazmıştım? Lena Dunham’ın ellerinden çıkan Too Much, çoğunluğun aksine benim fazlasıyla beğendiğim ve platformdan övgü almayı başaran nadir işlerden biri oldu. BoJack Horseman yaratıcılarının imzasını taşıyan Long Story Short içinse, referans yüzünden beklentiyi gereğinden fazla yükseltmeden yaklaşmakta fayda var diyebilirim. Mini dizi alanında son iki yıldır rakipsiz ilerleyen Netflix, ne yazık ki bu sene sınıfta kaldı. Jason Bateman ile Jude Law’u buluşturan Black Rabbit‘i kullandığı lensler ve renk paleti yüzünden neredeyse göremedik. Meşhur bira markasının esas sahiplerini anlatan House of Guinness ise neredeyse hiç konuşulmadan geçti. Toni Collette özlemimizi bitirecek sandığımız Wayward da kötü bir gençlik dizisi çıktı maalesef.
Yıldızı bol mini dizilerle devam edecek olursak… Michael Shannon ve Matthew Macfadyen’ın başını çektiği Death by Lightning, platformun tahammül edilebilir kostümlü dramalarından biri olmayı başardı. İki oyuncuyu da Emmy adayları arasında görmek memnun eder açıkçası. Claire Danes ve Matthew Rhys’li The Beast in Me ise Netflix şablonlarına çok hızlı teslim olduğu için aklımda pek yer etmedi. Rachel Weisz’ın döktürdüğü Vladimir hoş bir seyirlik olarak ütü yapma ve bulaşık yıkama seanslarımıza eşlik edip geçti. İlk sezonuyla ödüllere boğulan Beef‘in, nereye baksanız harika bir oyuncuya rastladığınız ikinci sezonu ne yazık ki aynı etkiyi yaratamadı. Bir anda iptal edilen, tabiri caizse kuir askerlik dizisi Boots‘un acısıysa hâlâ sinmiş değil.
Platformun lokomotif işlerinden Wednesday‘in ikinci sezonu sönük geçse de, Harry Potter boykotu yapan bünyelere iyi geldi. Ryan Murphy’nin Monster serisinin yeni ayağı The Ed Gein Story‘de Charlie Hunnam’ın cesur oyunculuk tercihlerine alışmakta biraz zorlandık. The Diplomat ise kendi zirvesini yaşamaya başladı diyebilirim. O pembe dizi kıvamıyla politik drama elementlerini artık çok daha iyi buluşturuyor. Nobody Wants This cephesinde Adam Brody’ye tek sezonda doyduğumuzu ve bu pek zamanlı, hatta manidar övücülüğe daha fazla alan açmamamız gerektiğini fark ettik.
Bir de yerliler vardı tabii… Seçerek ilerliyor olsam da, sırf yerden yere vurabilmek için Enfes Bir Akşam denilen rezaleti sonuna kadar dayanıp izledim. Prodüksiyonda yer alan herkesin bize bunu yaşattığı için yargılanması gerektiğine inanıyorum. Masumiyet Müzesi ise, Orhan Pamuk için yanıp tutuşanlar hariç hepimizde hayal kırıklığı yarattı. Netflix’in televizyon ayağı zaten uluslararası alanda belli şablonlara teslim olmuş durumda, yerel içerikler de onların yer yer parodisine dönüşüyor. Set ve kostüm göstererek göz boyayacağını düşünen yönetmenlerin elinde heba olan bir Netflix projesi daha…
Uzun uzun yazmadığım birkaç diziyi de anmam gerek. Bunlardan biri, anime sevdamla birebir örtüşen Dan Da Dan. Japon manga uyarlaması olan yapım için, iblisi bol bir komedi desem yanlış olmaz. Bir de Succession takıntımız yüzünden işin özünü öğreneyim diyerek Dynasty: The Murdochs‘u tükettim. Ama inanın, pazar günü fazla kaçmış bir kahvaltının ardından zen halinde bakmalık bir içerikten fazlası değil. Özensiz ve hızlıca Wikipedia taranarak ulaşılabilecek bilgilerle dolu. Tek bir sahnesini bile hatırlamadığım A Man on the Inside‘ın ikinci sezonu da bazı şeylerin tadında kalması gerektiğine iyi bir örnek oldu benim adıma. Ted Danson’ın Altın Küre’deki apolitik konuşmasının da bunda payı olabilir tabii. Kendime saygım olduğu için Unchosen denilen ilkokul piyesinin ise sonunu getirmedim.
Şimdi gelelim günün esas konuklarına. Üç diziyle tamamlayacağım meseleyi, merak etmeyin. Hazırsanız Something Very Bad Is Going to Happen, Running Point ve Legends‘ı da anıp dağılalım. Buradaki pek çok yapım hakkında solo podcast çalışmam Biricik Emmycik’te daha önce konuştuğumu da hatırlatayım meseleye girmeden. Abone olmayana küsüyorum! Spotify, Apple Podcasts ya da YouTube Music‘ten ulaşabilirsiniz O Podcast kanalına.
SOMETHING VERY BAD IS GOING TO HAPPEN | Ana Kuzularının Terörü

Yaratıcı: Haley Z. Boston | Oyuncular: Camila Morrone, Adam DiMarco, Gus Birney, Karla Crome, Sawyer Fraser, Jeff Wilbusch, Ted Levine, Jennifer Jason Leigh, Zlatko Burić | Mini Dizi (8 Bölüm)
Netflix’in geçtiğimiz sezondaki rakamsal olarak en büyük hitlerinden Something Very Bad Is Going to Happen, platformun korku janrında neden hâlâ eli güçlü oyunculardan biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Zaten bu alanda kayda değer işler çıkarmayı neredeyse alışkanlık hâline getirdiler. Stranger Things kepazeliğinin müsebbibi Matt Duffer ve Ross Duffer kardeşlerin yapımcılığını üstlendiği dizi, evlilik arifesindeki Nicky ve Rachel çiftinin çıktığı bir seyahatin etrafında şekilleniyor. Nicky’nin ailesinin ne kadar zengin ve ne kadar tekinsiz olduğunu bu karanlık eve adım attığında fark eden Rachel, batıl inançlar ve nesilden nesile aktarılan aile efsaneleri arasında yavaş yavaş akıl sağlığını kaybetmenin eşiğine sürükleniyor. Dizinin adının da açıkça söylediği gibi, er ya da geç kötü bir şey olacağını bilerek gerim gerim geriliyoruz biz de. Başrollerde Daisy Jones & the Six ile yıldızı parlayan Camila Morrone ve The White Lotus‘un İtalya ziyaretinden hatırlayacağınız Adam DiMarco yer alırken, Jennifer Jason Leigh de oğlanın annesi olarak giriyor sahaya.
Something Very Bad Is Going to Happen‘ı özel kılan, sekiz bölüm boyunca durmadan kılık değiştirebilmesi. İlk etapta bizi paranormal ya da insanüstü olaylarla korkutacağını düşündürürken, direksiyonu çok daha tanıdık ama çok daha rahatsız edici bir yere kırıyor: Ne istediğini bilmeyen, ailesiyle göbek bağını hâlâ koparamamış, omurgasız erkekler. Dizideki tüm fenalığın kaynağını biraz kazıyınca yine erkeklere rastlamamız uzun sürmüyor. Daha güzeli, lanetli addedilen karakterin çıkış yolunu da patriyarkanın çıkmazlarına yeni katlar ekleyerek buluyor. Evet, Netflix çatısı altında olduğu için bazı fikirlerini olabileceğinden daha konsantre, daha kontrollü vermek zorunda kalıyor. Ama buna rağmen, her şeyi çocukluk travmalarına bağlayıp gerilim üretmeye çalışan günümüz korku popülasyonunda bu hedef şaşırtan rota bana fazlasıyla iyi geldi.
RUNNING POINT | Kimliksiz Komedi

Yaratıcı: Elaine Ko, Mindy Kaling, Ike Barinholtz, David Stassen | Oyuncular: Kate Hudson, Drew Tarver, Scott MacArthur, Brenda Song, Fabrizio Guido, Chet Hanks, Toby Sandeman, Uche Agada, Justin Theroux, Jay Ellis, Dane DiLiegro, Jon Glaser, Roberto Sanchez, Max Greenfield, Scott Evans, Ray Romano, Ken Marino, Tommy Dewey, Richa Moorjani, Jake Picking, Blake Anderson, Duby Maduegbunam, Aliyah Turner | 2 Sezon (20 Bölüm)
Kate Hudson’ın aldığı pek gereksiz Oscar adaylığının ardından kariyerine bir de Emmy adaylığı ihtimali eklenir mi diye, ikinci sezon yayınlandıktan sonra şans verdiğim Running Point, çoğunlukla vasat romantik komedilerle anılan Mindy Kaling, oyuncu arkadaşı Ike Barinholtz ve Elaine Ko ile David Stassen ikilisinin imzasını taşıyan bir “basketbol” komedisi. Özellikle tırnak içinde söylüyorum, çünkü profesyonel spor dünyasının kapalı kapılarını aralıyormuş gibi yapan dizi, aynı sularda gezen Ted Lasso‘nun çeyreği kadar bile bu dünyanın dinamiklerine hakim hissettirmiyor. Ağabeyinin bağımlılık problemleri sonrası ailesinin sahibi olduğu Los Angeles Waves takımının başına geçen Isla Gordon ve erkek kardeşleri üzerinden, ilk etapta tipik bir iş yeri komedisi izleyeceğimizi sanıyoruz. Sonra üvey kardeşler, arkadaş çevreleri, takım çalışanları derken dizi bir noktada seçilmiş aile anlatısına göz kırpmaya başlıyor. Sorun şu ki, hiçbirine gerçekten bağlanmıyor. Her şeye biraz dokunuyor, hiçbir şeyin içine girmiyor.
İkinci sezon özelinde konuşmak gerekirse, Running Point’in hâlâ bir kimliği olmaması dizinin en büyük problemi. Basketbola hakim olmayan seyircinin bile ilgisini çekebilecek yeni bir perspektif sunamıyor. Mindy Kaling’in genelde en güçlü olduğu alan, birbirine zıt karakterler arasında beklenmedik kimyalar yaratabilmesi. Buradaysa akılda kalan tek bir ikili bile yok. Ama hepsinden kötüsü şu: Dizi komik değil. Tek bir şakası işlemiyor, tek bir olay örgüsü keyif vermiyor. Sitcom olmak gibi bir derdi de yok zaten. Ya Justin Theroux’nun karakterine yamadıkları zorlama bağımlılık hikâyesine yaslanıyor ya da üvey kardeşin cinsel yolla bulaşan hastalığı üzerinden espri çıkarmaya çalışıyor. Sanki biri bunu 2000’lerin başında yazmış da kimse güncellemeye zahmet etmemiş gibi. Politik doğrucu bir yerden bile okumuyorum meseleyi; çünkü risk alacak, tehlikeli bir yere girecek cesareti de yok. Running Point sadece özelliksiz, olağan ve fazlasıyla sıkıcı.
LEGENDS | Algoritmanın Torbacıları

Yaratıcı: Neil Forsyth | Oyuncular: Tom Burke, Steve Coogan, Hayley Squires, Aml Ameen, Jasmine Blackborow, Douglas Hodge, Charlotte Ritchie, Tom Hughes, Johnny Harris, Gerald Kyd, Numan Acar | 1 Sezon (6 Bölüm)
Netflix kitaplığında olduğu fark edilirse ulusalcıların sinir katsayısını kolayca yükseltebilecek Legends, doksanlı yıllarda Margaret Thatcher döneminde uyuşturucu kartellerini çökertmek amacıyla başlatılan operasyonlardan birine odaklanıyor. Ülkeye eroin girişinin Türkler aracılığıyla gerçekleştiğini fark eden Gümrük Teşkilatı, gönüllü olarak gizli göreve çıkan bir grup acemiyi sokağa salıyor. Konusu kadar kadrosu da ilk bakışta iştah kabartıcı. Teşkilattaki soruşturma direktörü olarak Douglas Hodge’ı, operasyonun başındaki eski polis olarak Steve Coogan’ı, sahaya inen ekipteyse Tom Burke ve Hayley Squires gibi ilgiyle takip ettiğimiz isimleri izliyoruz. Ne var ki gerisi, bol aksanlı Türkçe duyduğumuz, stüdyo dekoru hissini üzerinden hiç atamayan ve klişelerle ilerleyen yapay bir koşuşturmacadan ibaret.
Benim Netflix dizileriyle ilgili en büyük problemim tam da burada aslında. Seyircisine, ya da “müşterisine”, güvenlerini o kadar kaybetmiş durumdalar ki yaratıcı süreç artık neredeyse tamamen algoritmanın emrettiklerine teslim olmuş gibi hissettiriyor. Daha ilk beş dakikada, seyircinin karakterlerle ya da atmosferle bağ kurmasına izin vermeden, her şeyi aptala anlatır gibi önünüze dökerek bodoslama dalıyorlar. Sonrasında açılan dünyanın da dişe dokunur bir tarafı yok zaten. İçerisinde uyuşturucu, köstebek ve gizli operasyon içeren her şey blender’dan geçirilip tek bir kokteyle dönüştürülmüş gibi. Daha kötüsü, Legends elindeki en insani malzemeyi bile boşa harcıyor. Hayatın kenara ittiği insanların daha büyük bir amaç uğruna bir araya gelmesi fikri, teoride hâlâ çalışabilecek kadar güçlü. Ama dizi, bir karakter dışında kimsenin geçmişine inmeyi, motivasyonunu derinleştirmeyi ya da gerçekten bir bağlam kurmayı umursamıyor. Şaka yapmıyorum; bir insan tarafından mı, yoksa toplantı odasında veri analiziyle mi yazıldı, gerçekten araştırılsın.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



















