TV

Ben Hepsini İzledim: HBO (Kanal Turu #4)

Yayınlandı

on

Ben Hepsini İzledim serisinde kanal turu dördüncü bölümüyle devam ediyor. Normalde bugün Biricik Emmycik‘in yeni bölümü gelecekti ama son iki haftadır tatil planıydı, koşturmacaydı derken O Podcast dışında mikrofon başına oturabildiğim pek olmadı. Hazır boşluk bulmuşken de BBC, Disney+ ve Netflix‘in ardından rotayı HBO‘ya kırayım dedim. Gelenek olduğu üzere önce tekil yazılarda andığım yapımları hızlıca bir hatırlatacağım. Sezonun başında büyük bir coşkuyla karşıladığım The Gilded Age için net bir Emmy kampanyası yapılmasa da hâlâ favorilerim arasında. Sex and the City‘nin devamı niteliğindeki And Just Like That‘i ise final yapıp geride bıraktık biliyorsunuz. İyi başladıkları yolun sonu tam anlamıyla felaket oldu. Tür işlerini de ihmal etmedim bu sırada. Peacemaker hâlâ takip ettiğim sayılı süper kahraman anlatılarından biri. A Knight of the Seven Kingdoms‘la da Game of Thrones evrenine duyduğum sevgiyi tazelemiş oldum.

Yaz yaklaşırken HBO da vitrine ödül yarışçısı dizilerini koymaya başladı doğal olarak. Düşük tempolu yetişkin draması DTF St. Louis ile David Harbour için kampanya startı verildi. Rooster‘da ise sevdiğimiz sitcomların mimarlarından Bill Lawrence ile The Office efsanesi Steve Carell buluştu. Kanalın esas ağır topları olan The Comeback ve The Pitt‘e övgülerimi ise Oksijen’den sonra burada da uzun uzun dizdim zaten. Hâlâ devam eden Euphoria‘yı ve bu hafta final yapacak Half Man‘i ayrıca tekil yazılarla ağırlayacağım için kanal turuna dahil etmiyorum. Geçen yaz sırf boşluktan izlediğim The Mortician, Amerikalılar’ın gerçekten deli olduğuna ikna eden Neighbors, dokuzuncu sezonuyla devam eden Rick & Morty‘nin bizde HBO’da yayımlanan bir önceki instalasyonu ve sinir bozucu derecede tanıdık gelen Portobello da Emmy denkleminde çok yer kaplamadıkları için bu yazının dışında kaldı. Onların yerine Task, The Chair Company, I Love LA ve Industry var menüde. Hazırsanız başlayalım!


TASK | Affetmek İnsana Mahsus

Yaratıcı: Brad Ingelsby | Oyuncular: Mark Ruffalo, Tom Pelphrey, Emilia Jones, Fabian Frankel, Thuso Mbedu, Raúl Castillo, Alison Oliver, Owen Teague, Silvia Dionicio, Martha Plimpton, Jamie McShane, Sam Keeley, Phoebe Fox | 1 Sezon (7 Bölüm)

HBO’nun ikinci sezon onayını erkenden alan yeni polisiye dizisi Task, kısa süre önce Kate Winslet’li Mare of Easttown’a da imza atan Brad Ingelsby’nin ellerinden çıkma. İnsan olmanın karmaşasına duyduğu derin ilgiyi yeni karakterlerle genişleterek kusurlu ruhlar galerisine bir yenisini daha ekliyor. Dizinin merkezinde geçmişte papazlık yapmış, alkolizmle mücadele eden ve evlat edindiği şizofren oğlunun karısını öldürmesinin yasını üzerinden atamayan FBI ajanı Tom Brandis (Mark Ruffalo) var. Hikâyenin diğer ucunda ise Philadelphia’nın uyuşturucu çetelerinin gölgesindeki kırsalda çöpçülük yaparak geçinen Robbie Prendergrast (Tom Pelphrey) duruyor. Hayatını kısa yoldan değiştirme hayaliyle suçluların parasına göz diken Robbie’nin yarı Robin Hood misali girişimi ise bir dizi cinayet ve çocuk kaçırma vakasına dönüşüyor. Böylece kendi hayatlarının yükünden kurtulamayan iki adamın yolları kesişiyor. Sonrası da maskülinitenin gölgesinde suçluluk, sadakat ve kefaret fikirlerini inceleyen iki parçalı bir karakter çalışmasına dönüşüyor.

Task, seyircisini içeride tutmak için suçlusunu gizleyen polisiyelerden biri değil. Kartlarını daha ilk bölümden açık oynuyor. Katmanlı aile geçmişlerine sahip karakterlerini de “nasıl”dan çok “ne zaman” sorusunu sorduran bir kehanet hikâyesinin içine yerleştiriyor. Özünde ise affetme fikrini bir inanç meselesinden ziyade insani bir deneyim olarak ele alan derin bir meditasyon var. Ingelsby, Amerikan kırsalına has o tekinsiz yalnızlığı da hikâyenin ayrılmaz bir parçasına dönüştürmeyi başarmış. “Hiçbir şeyin ortasında var olma” hissinden kendine özgü bir kimlik çıkarırken mazeretlerle değil sebeplerle ilgilenen bir dünya kuruyor. Elbette Mare of Easttown ile kıyaslamamak imkânsız. Seyirciyi sürükleme konusunda onun kadar kuvvetli olmadığı konusunda herkes hemfikirdir sanıyorum. Ama finalinden aylar sonra bile kapanış bloğundaki detayları hâlâ bu kadar net hatırlıyor olmam boşuna değil. Ozark sayesinde nasıl olağanüstü bir oyuncu olduğunu iyice kavradığımız Tom Pelphrey de Robbie Prendergrast rolünde yılın en güçlü televizyon performanslarından birini çıkarıyor, söylemeden edemeceğim. Emmy sabahı tüm dualarım onunla olacak.


THE CHAIR COMPANY | İkinci El Utanç Şovu

Yaratıcı: Tim Robinson, Zach Kanin | Oyuncular: Tim Robinson, Lake Bell, Sophia Lillis, Will Price, Joseph Tudisco, Lou Diamond Phillips, James Downey | 1 Sezon (8 Bölüm)

Tim Robinson’ın önceki işlerine yeterince dikkat kesilmediğim için kendimden nefret etmeme sebep olacak kadar iyiydi The Chair Company. Komplo teorileriyle sağır olmuş alışveriş merkezi yöneticisi ve iki çocuk babası Ron Trosper, bir toplantı sırasında oturduğu sandalyenin parçalanmasının hayatını ele geçirecek bir aşağılanma anına dönüşmesine izin veriyor ve öfkesini takıntıya çevirip sandalyenin üreticisinin peşine düşüyor. Sonrasında ise absürtlüğün sınırlarında gezinen gelişmeler eşliğinde, adı konmamış bir orta yaş krizinin dışavurumunu izlemeye başlıyoruz Ron’un hayatının her köşesinde. Tim Robinson, uzaması imkânsız gibi duran tüm numaralarını acı çektirircesine sündürürken müthiş klostrofobik bir ritim kuruyor. İkinci el utancın üstüne bir de karakterinin paranoyasını bindirerek seyircisini sürekli huzursuz tutuyor. Üstelik tüm bu komploların ortasında her şeyin gerçekten doğru olabilme ihtimalini de hep canlı bırakıyor. Öyle ki Ron’un aşağılık kompleksine rağmen doğru detaylara dikkat kesildiğine bile inanacak gibi oluyorsunuz.

Eşi benzeri olmayan bir komedyen Tim Robinson. Mizahını iticiliği irdelemek üzerine kurduğu için böylesine güçlü bir anti kahraman yaratabilmesi de tesadüf değil kesinlikle. Küçük rollerde beliren isimli isimsiz herkesin katkısı hissediliyor ama gemiyi tek başına yürüttüğü çok açık. Suç ortağı Zach Kanin’le birlikte bu aptallık masalını öyle tuhaf çıkmazlarla çevreliyorlar ki sınırlı hareket alanına rağmen komedisi sürekli taze kalmayı başarıyor. İşin en garip tarafıysa yüzeyi kazıdığınızda bu insan müsveddesinin içinde fazlasıyla tanıdık duygular bulabilmeniz. Var olabilme, takdir görme, alkış ve övgüyle ayakta durma ihtiyacının bütün izlerini taşıyor Ron Trosper. Hem televizyonda bugüne kadar izlediğimiz herkes gibi, hem de onlarla aynı cümlede anılmayı hak etmeyecek kadar ezik biri. Alameti de uğursuzluğunda saklı zaten. Şakaları ise kendinden şüphe eden o “kimse olamama” korkusunda…


I LOVE LA | Son Gaz Kaos

Yaratıcı: Rachel Sennott | Oyuncular: Rachel Sennott, Odessa A’zion, True Whitaker, Jordan Firstman, Josh Hutcherson, Leighton Meester, Lauren Holt, Moses Ingram | 1 Sezon (8 Bölüm)

İnsan yirmilerindeyken jenerasyon farklarının yarattığı baskılara üzülüp kendinden sonra gelenleri anlamak için hep çaba göstereceğini sanıyor. Daha doğrusu bu konuda başarılı olacağına inanıyor. Ama benden yalnızca birkaç yaş küçük olmasına rağmen tezgâhını tamamen Z jenerasyonuna açan Rachel Sennott, bana bu yeminleri yutturuyor maalesef. Sosyal medya çağının ele geçirdiği bir Los Angeles’ta yeni usul ünlü olma biçimlerini disfonksiyonel bir arkadaş grubunun merkezine yerleştiren Sennott, Jordan Firstman, Josh Hutcherson ve birkaç nepo bebeğini de yanına alıp tam bir panik komedisi kurmuş. Menajerlik kariyerini ayakta tutmaya çalışan Maia rolünde izlediğimiz Sennott, patronuna kendini kanıtlama çabasıyla hem dostu hem de delice nefret ettiği Tallulah’nın (Odessa A’zion) sorumluluğunu üstleniyor. Bu sırada sevgilisiyle kurduğu tuhaf ilişki iyice çıkmaza girerken arkadaş grubunun otuzlara yaklaşırken oturması gereken dinamikleri de baştan yazılıyor.

Rachel Sennott’un kariyerini üzerine kurduğu o “durmaksızın gaza basan” karakterlerin yeni bir varyasyonu aslında I Love LA. Üstelik bu kez direksiyon tamamen onun elinde. HBO’nun yeni nesil için bir Girls ya da Sex and the City yaratmaya çalıştığı çok belli. Seks pozitif, uyuşturucularla ilişkisi aşırı şeffaf ve feminizmle kuir hareketin kesişimselliğini anlatısının merkezine yerleştirme konusunda da epey hırslı. Ama çağ o kadar hızlı değişti ki öncülü olduğu düşünülen dizilerin tabulardan beslenen matematiğine hiç yanaşamıyor I Love LA. Çok açık bir tartışma alanı yaratıyor haklı olarak Sennott. Çünkü bildiği dünya tam olarak böyle bir yer. Sorun şu ki dizinin henüz net bir tonu yok. Daha doğrusu her şey fazla alacalı. Bu komedinin griye, beyaza, hatta zaman zaman dümdüz siyaha ihtiyacı var. İlk sezon itibarıyla o dengeye ulaşabildiğini düşünmüyorum. Dileğim Maia’nın sakinleşmesi ya da “temiz” bir sayfa açması değil zaten. Ama şu gaz pedaldan ayağını ara sıra çekerse belki biz de nefes alabiliriz.


INDUSTRY | Karanlık Kırılma

Yaratıcı: Mickey Down, Konrad Kay | Oyuncular: Marisa Abela, Myha’la, Ken Leung, Kit Harington, Sagar Radia, Miriam Petche, Conor MacNeill, Toheeb Jimoh, Kal Penn, Kiernan Shipka, Max Minghella, Edward Holcroft, Amy James-Kelly, Claire Forlani | 4 Sezon (32 Bölüm)

Gözlerimizin önünde evrilen, evrildikçe hayran kitlesini genişleten ve HBO’nun sınırsız yaratıcı özgürlük tanıdığı Industry, final sezonu öncesi son kez uğradı ekranlara. Kapitalizmin kölesi değil, bizzat kapitalizmin kendisi olma arzusunu merkezine alan bu hikâye çoktan Londra’da finans dünyasında tutunmaya çalışan çömezlerin dizisi olmaktan çıktı. Daha doğrusu Yasmin ve Harper büyüdü. Industry de dördüncü sezonuyla birlikte raydan çıkan karakterlerini televizyona sığmayacak kadar gösterişli, keyifli ve sinematik bir dünyanın içine bıraktı. Ateşle oynarken her zamankinden daha cesur, daha çarpık ve iktidar hırsının kör ettiği düzeni anlatma konusunda da daha saldırgan artık. Üstelik bunu beklenmedik perspektiflerden yapmayı başarıyor. Ama genelin aksine ben, o tanıyıp sevdiğim diziyi ararken biraz kayboldum bu sezonda. Hırsın insanı banalleştirmesi üzerine kurduğu hikâyelerde şehvetle kurduğu ilişkinin toyluğu beni anlatının dışına itti çoğunlukla.

İlk sezonda o dünyanın içine girerken elimizden tutan, ikinci ve üçüncü sezonlarında Yasmin ile Harper arasındaki patolojik dostluk-düşmanlık ilişkisini giderek büyüten Mickey Down ve Konrad Kay’e tanınan sınırsız özgürlüğün ceremesini biraz seyirci çekti sanki. Elbette bu karakterlerin artık büyüdüğüne ve motivasyonlarının dönüşebileceğine inancım tam. Ancak dizi, yeniden tanıttığı kadın karakterleri de güç dengelerinin giderek bulanıklaştığı kaosun içine yerleştirmekte zorlanıyor. Bu konuda yalnız olduğumu da biliyorum. Eleştirmenlerin büyük kısmı Industry’nin bu karanlık kırılmasını büyük bir coşkuyla karşıladı çünkü. Ben ise Myha’la ile Marisa Abela’nın ellerindeki materyali yine seviye atlatan performanslarının yanına bir de Kit Harington’ın glory hole sahnesini hafızama kazıyıp kapattım sezonu. Belki de beşinci sezonuyla ekranlara veda edecek olmaları başlarına gelen en iyi şeydir.

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version