Eleştiri
You Can See Everything: Gördüğünüz Her Şeye İnanmayın
Ödül sezonuna bu sene dahil olduğum Altın Küre sayesinde hızlı bir giriş yapmış olsam da Oscar Boy’a bu heyecanı taşıyamadığım için özür dileyerek girmek istiyorum öncelikle söze. Ama bugün itibarıyla köprü izninin yarattığı tatil modunu üzerimden silkeleyerek sizi majör ödüllerin adayları açıklanmadan evvel her şeye yetiştireceğimin sözünü vereyim. İşin garibi, bugün konuşacağımız filmi herhangi bir üyelik önceliğiyle de izlemedim. Telluride’da prömiyer yaptığı günden bu yana sinemayla ilgilenen herkesin gündemine oturan You Can See Everything, büyük pazarlardan hemen sonra bizde de gösterime girdi. Böylece bu üç saatlik epik belgeseli sinema salonunda izleyebildik. Nathan for You‘dan beri yakın markajda tuttuğum Nathan Fielder ile aynı yıl içerisinde uzun metrajlısı Primetime‘ı da izlediğimiz, stilini pek toy bulduğum Lance Oppenheim’ın imzasını taşıyor film. Sezonun geri kalanında başka bir şey konuşmadan, yalnızca üzerine düşünmek istediğim yapımın merkezinde Elizabeth Holmes var. Theranos’un kurucusu Holmes, tek bir damla kanla yüzlerce hastalığı teşhis edebileceğini iddia eden teknolojisini Silikon Vadisi’nin yeni mucizesi olarak pazarlamış, şirketinin vaatlerinin gerçeği yansıtmadığı ortaya çıkınca da yatırımcıları dolandırmaktan hüküm giymişti. İşte You Can See Everything, Holmes’un hapse girmesine 34 gün kala başlıyor.
Sezonun tamamında başka hiçbir şey konuşmamızı gerektirmeyecek kadar zengin bu yapıma girmeden evvel, sürprizleri bozacağımı ve [redacted] olarak anılan oyuncusundan da söz edeceğimi belirteyim. Karşımızda yalnızca yılın en sıra dışı belgeseli değil, sinemanın kendi imkânlarını sorgulayan, neredeyse üç saat boyunca tek bir an bile gevşemeyen müthiş bir egzersiz var. Holmes ve eşi Billy Evans, gündelik hayatlarını kameralar önünde yaşamayı kabul ederek kamuoyunun gözündeki imajlarını değiştirme umuduyla kapılarını Nathan Fielder’a açmış. Fielder’ın şöhretinden haberdar olmadıklarını, hatta kendine has mizahına nasıl reaksiyon vereceklerini bilemediklerini hızlıca anlıyoruz. Gerçeklikle kurduğumuz ilişkiyi sürekli sabote ettiği projelerle türün kodlarıyla oynayan, The Rehearsal‘ın bir noktasında bizi Boeing 737 pilotluğu yapabildiğine de ikna eden (!) Fielder, bu kez kendini de konumlamakta zorluk çektiği, en azından çekme ihtimalinin sürekli havada asılı kaldığı bir şüphe bulutunun içerisine sızıyor.
Holmes’un anlattıklarını olduğu gibi kabul etmek yerine, en basit görünen soruların peşine düşüyor önce. Yalanı nasıl tanımlarız? İnsan kendi söylediği yalanlara inanıp gerçeklik algısını değiştirebilir mi? Bir başkasının yüzüne, neredeyse burunlarımız birbirine değecek kadar yakından baktığımızda kafasının içinde neler döndüğünü anlayabilir miyiz? Ancak Holmes’la ilgili haberlere, belgesellere ve hatta birazdan geleceğimiz The Dropout isimli kurmaca diziye göz atanların da bildiği üzere, kendini ifade etme biçiminde insanın içinde bir şeyleri gıdıklayan garip bir taraf var. Üstelik film, Holmes’la birlikte eşinin kontrolcü doğasını da gün ışığına çıkardığı için resmin tamamını görme fırsatı yakalıyoruz bu defa. Holmes için “icat etme” döngüsünün hiç bitmediği, evliliğinin bile stratejik bir hamle olabileceği ihtimali ortaya çıkıyor. Parayla işi olmadığını söylediği yerde gizli anlaşmalar beliriyor; dolandırıcılık ve bununla birlikte lafı dolandırmak üzerinden eleştirilmenin getirdiği yorgunluğa rağmen sesini, hatta bedenini de fevri kocasına emanet ediyor.
Fielder’ın bir türlü yanıt alamadığı, alamadıkça da rahatsız edicilik derecesi artan soruları sayesinde You Can See Everything bir yerlerde belgesel olmayı bırakıyor. Daha çok Holmes’un içerisinde yaşadığı balonun etrafında dönen psikolojik bir düelloya dönüşüyor. Bugüne kadar bizi manipüle ederek algımızla oynayan Fielder’ın kendi yarattığı düzenekte bir anda ava dönüştüğünü izlemeye başlıyoruz. Holmes’un komedi duayenleri Abbott ve Costello’nun muhteşem kelime oyununu anlamaya çalıştığı sahne, filmin de çekirdeğini oluşturuyor aslında. Artık bir şeyleri saklamayı bıraktığını söyleyen bir kadının, sakladıklarıyla ilgili gözünü açma çabalarına anlamaması ve bunu bir silah olarak kullanarak karşılık vermesi, bizi gerçek suçlunun kim olduğu kadar suçun devamlılığını sağlayan dış etkenleri de sorgulamaya itiyor. Fielder, konu mankenini anlayamadıkça kameralar Holmes ile Evans’ı daha da dermatolojik bir merakla incelemeye başlıyor. Ama o göz kırpmalara, buruk gülümsemelere, kaynağını çözemediğimiz gözyaşlarına aldandıkça yeni bir yorum ihtimali doğuyor ve You Can See Everything durmaksızın fikir değiştirerek başka bir forma bürünüyor ister istemez.
David Bolen’in görüntü yönetimi ve Ari Balouzian’ın filmin tekinsiz dokusunu zenginleştiren müzikleri bu belirsizlikten bir gerilim doğurmakta önemli araçlar. Ama Evans’ın Charlie Kirk üzerinden açtığı sohbetin vardığı yer ya da Holmes’un her şeye hâkimken sürdürdüğü muğlak duruşu irkilmemiz için yeterli oluyor esasında. Burada esas ilgi çekici olan, o fişek gibi kurgunun içerisinde izleyicinin de kendi bakışını sorgulamasını sağlaması. Fielder bunu daha önce yapmadı mı? Yaptı. Ama böylesine bir çıkmazda ilk kez onu da hazırlıksız yakalanmışken izliyoruz. Filmin ikinci yarısında desteğini aldığı, muhtemelen de Oscar’a yürüyecek, Amanda Seyfried’in katılımıyla meta sinema oyununu başka bir yere taşıyor. The Dropout‘ta Holmes’u canlandırarak Altın Küre ve Emmy kazanmış Seyfried’in bu kez gerçek kişiyle kurduğu ilişki, her şeyi yeni bir sorguya dönüştürüyor. Neyi araştırdığını, neyi yeniden ürettiğini, bizim neye inanmamızı istediğini kurmaca ile gerçeği, yeniden canlandırma ile tanıklığı, oyunculuk ile gözlemi birbirine karıştırarak incelemeye alıyor böylece film. Üstelik Seyfried’in varlığı yalnızca Holmes’un daha önceki bir temsilini hatırlatmakla kalmıyor, gördüğümüz şeyin ne kadarının hakikat, ne kadarının performans olabileceğine dair soruları da çoğaltıyor.
Tabii ki görünme arzusunun insanda yarattığı esarete dair başka bir açısı daha var tüm bunların dışında. Görmekle bakmak arasındaki farkı iyice kaşıyan sorular, duygusal zekâya sahip canlılar olarak varoluşumuzun tamamen bir performanstan ibaret olma ihtimaline de değiniyor. Ama Fielder ve Oppenheim’ın net bir yanıtı yok. Onun yerine belirsizliğin kendisini sahipleniyor, bu belgeseli yaratma sürecinde geçtikleri bütün aşamalara bizi de ortak ediyorlar. Bir yumurtanın nasıl çırpılacağından duşta ne var ne yoksa sergileyen iki numaralı manipülatörün kamerayla kurduğu garip ilişkiye kadar her şey bu büyük gösterinin parçası. Burada tek bir yere bakmamaları da kilit nokta tabii. Kamerayla birlikte kendi varlıklarını ve izleyici olarak bizim konumumuzu da tartışmaya açıyorlar. Her şeyi görebileceğimiz vaadiyle başlayıp gördüğümüz her şeyin ne anlama geldiğinden emin olamadığımız bir şekilde bitiriyoruz filmi. Yılın en iyisi olduğu su götürmez. Ama bununla birlikte hikâye anlatma sanatında hâlâ yeni bir şeyler yapılabileceğinin, tüm araçların bambaşka biçimlerde kullanılabileceğinin de dört dörtlük bir örneği. Belki de bütün bunların sonunda Elizabeth Holmes’un hikâyesine takılıp kalmak da filmin bizi uzaklaştırmaya çalıştığı tuzaklardan biri. Neye baktığımız kadar, bugüne kadar neyle beslendiğimizin bakışımızı nasıl kodladığıyla da yüzleşiyoruz ne de olsa.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.



















