4×4 Film, 4×400 Kelime: Sezonu Bitirmeye Çalışıyorum

4×4 Film, 4×400 Kelime: Sezonu Bitirmeye Çalışıyorum

Bu sezon film yazma konusunda özellikle LFF ertesi öyle geride kaldım ki haklarında çok daha uzun, övgü dolu yazılar yazarım dediğim film dahil pek çok şey elimde patladı. O yüzden izleyip de kenarda beklettirmeye devam ettiğim 18 yapımdan The Kid Detective ve The White Tiger hakkında tekil yazılar çıkaracağımı not düşerek izninizle artık bitsin de kurtulayım istediğim 2020 film yılının erteleye erteleye bir yere vardıramadığım filmleri hakkında yüzer kelimelik beyanlarda bulunup köşeme çekileceğim. Tamamsak başlıyorum. Yine sağ ayakla…

LOCKED DOWN

Pandemiye dair her şeyi unutmak için yanıp tutuşurken, tüm bu sürecin en sevimsiz parçalarını bir araya toplayarak yaratıcılık namına masaya yeni hiçbir şey getirmemiş Locked Down denilen kepazelikle geçmişte kalmasına sevindiğimiz bir zaman aralığını, kendi karantinamızı pişirip yediğimiz erken safhaları hatırlamak bana hiç iyi gelmedi açıkçası. Ana karakterleri haricinde herkesin kamerasını doğru tutmayı becerebildiği iki saatlik (olmayan) fikir süründürme egzersizinde Chiwetel Ejiofor ve Anne Hathaway evliliklerinin azabını seyirciye de çektirmeye ant içmiş bir çifti canlandırıyor. Hepimizin kıyamet senaryosuna kendimizi kaptırıp kurduğumuz fantezileri bu ikili de koptu kopacak bağlarını sağlamlaştırmak için kullanmış. Ama ne pahasına? Muhattabı olan izleyicisinin gırtlağına yapışsa daha az sıkılırdık. Tempo problemlerini, Steven Knight’ın kötü kalemini, Doug Liman’ın asla iyi bir film yönetemeyecek olmasını bir kenara bıraktım, bu mudur yani? Kısıtlamalar altında çıkacak sanat ürünü bu hazım problemi çeken piyes midir?


WONDER WOMAN 1984

Süper kahraman filmlerinden çok da büyük bir zekâ beklememek gerektiğini uzun zaman önce çözdüm. Wonder Woman 1984’un başına da bize seksenler nostaljisi yaşatır, iki bina parçalar, biraz kostüm, biraz müzik, biraz aksiyon finale sürükler diye oturmuştum. Ama yine ellerimiz bomboş, çalınan vaktimizin boşluğundan sebep sızıyla olduğumuz yerde kalakaldık. O kadar çok problem var ki neye değinsem bilemiyorum. Gal Gadot oynayamıyordan başlayalım… Wonder Woman’ın mevcut süresini doldurmaya yetecek kadar bir felsefesi yok ne yazık ki. Bu ilk filmin de problemiydi Yapması gereken tek şey aksiyonun dozunu artırmak. Ancak aralarında kimya da bulunmayan âşıklarıyla durmadan edebiyat parçalıyor, çalakalem yazılmış motivasyonu mizah malzemesi olabilecek kötülerini de son 10 dakikaya kadar esas formuna ulaştırmıyor. Anlayamadığım upuzun bir para israfı. Keşke Patty Jenkins, Warner Bros’un verdiği bütçeyi 1 dolarlık banknotlar hâlinde çuvallara koyup gözümüzün önünde ateşe verseymiş. En azından seyir keyfi daha yüksek olurdu.


HAYALETLER

İstanbul Modern’in yerli yapımlar seçkisi dahilinde izlediğimiz, erkenden izleyenlerin beklentilerimizi epeyce yükselttiği Hayaletler’i “Sanırım benim anlamadığım bir şeyler var.” diyerek hemen çamura bulamak istememiştim. Ancak dakika başı bas bas Yeni Türkiye diye bağıran, ülkeye pek beyaz ve geçerliliği kalmayan bir liberallik zirvesinden bakan bu curcunayla alakalı olarak daha fazla sessiz kalmanın anlamı yok. Kolonuna vurulan balyozla tepemize yıkılmış binasından tutun sırf sizin de gönlünüz olsun diyerek göstermelik konmuş Korospular’a kadar fikir üstüne fikir parçalayan, yalnız bunların hiçbirini olgunlaştıracak eforu sarf etmeyen zorlama bir film Hayaletler. Bunda tek bir kast üyesinin iyi performans çıkaramamasının, asla bir yere bağlanmayan elektrik kesilmesi detayının, coşkuyla karşılamamızı beklediği hayal kırıklığı yaratan finalinin etkisi de büyük. Hepsinden önemlisi de kendini çok bugüne ait hissederken 10 yıl öncesinin Türkiye’sini anlatıyor olması tabii. Doğru ritmi tuttursa ona da sesimizi çıkartmayız ya neyse.


LET THEM ALL TALK

Steven Soderbergh’in kariyerinde girdiği yeni yol tamamen doğaçlamaya dayalı, iPhone kamerasıyla çekilen, neredeyse deneysel ve sinema namına kimseyi heyecanlandırmamayı ant içmiş anlatılar biliyorsunuz ki. Yeni filmi Let Them All Talk’da nihayet kendine ana karakter olarak üç boyutlu kadınları da seçebileceğini hatırlayıp büyük efsaneleri buluşturmuş. Meryl Streep, Dianne Wiest ve Candice Bergen’ün yıllar sonra bir araya gelen, geçmişin hesabını dürmeye meyil etmiş arkadaşları canlandırdığı, neredeyse tamamı bir yolcu gemisinde geçen filmi de son birkaç filminin yüzdüğü sularda okyanus aşıyor. Yine inanılmaz durağan, hayata dair sorgulamaları ayrıcalıklı bir kesime ait, komedi unsurunu da sürekli frenlediği için insana dair olmayı bir türlü başaramayan çok çok kuru bir film. Ancak az biraz Wiest’in performansı ve sürekli bu üç devden rol çalan Lucas Hedges sayesinde ara ara yeşermek mümkün. Meryl Streep’in istediği zaman mübalağasız, Oscar için kendini yerden yere atmadığı performanslar çıkarabildiğini hatırlamak namına da tüketilebilir.


JOSEP

Avrupalılar’ın üretmeyi çok sevdiği, biçim olarak daha zorlu ve sözde “sıra dışı” bir yolu seçerse Steven Spielberg’ün Lincoln’ından farksız olabileceklerine inandığı, fakat özünde aynı teranenin lacivertini ısıtıp önümüze koyan bir animasyon var karşımızda: Josep. Bayılıyorum bu tür sinefil turnusollarına… İspanya İç Savaş döneminde, diktatörlüğün tesirindeki ülkesinden kaçıp Fransa’ya göç eden ressam Josep Bartoli’nin hayat hikâyesini konu alıyor. Siyaseti bayat, albenisi tuzaklı, külüstür bir Avrupa masalı özünde. Waltz with Bashir ile kıyas etmek sürekli batıya göre yön verilen Ortadoğu öykülerine büyük haksızlık olur. Ancak Josep de ayrıcalıklı kesimin egemenliğini sürdürdüğü komfor alanlarını kovan eyleyip sözde çomak sokuyormuş gibi yapan bir tatlı su komünisti yakarışından başka bir şey değil. Dolayısıyla geleneksel biyografi metotları yerine Bartoli’nin çizimlerinin yarısı kadar bile yenilikçi olamayan animasyon tekniğini yalnızca konunun ilgililerine tavsiye edebiliyorum.


BİLMEMEK

Bir başka yerli yapımla devam edelim sohbete. Türkiye’nin sayılı queer yapımlarından biri olarak lanse edildiği için başına oturduğum Bilmemek de ülkemizi eleştirmeye girişmiş neredeyse her filmle aynı kaderi paylaşıyor: Büyüdüğü toprakları tanımamak. Belki de biz farklı bir jenerasyonun mensubu olduğumuzndan o okul ortamına yabancılaşıyorum ama yok yahu… Dış mekan çekimlerini okuduğum lisede yaptığı için kendi gerçeğimle mukayese ederek kahkahalara boğulduğum Bilmemek’in ana karakterinin gey olduğu imasına yaklaşım biçimi bile sorunlu. Çocukcağızın yönelimine Casper muamelesi yaptığı yetmezmiş gibi su topu gibi gerçek üstü, beyaz sınıfın bile varlığından zar zor haberinin olduğu bir araç anlatıya yerleştirerek o toksik, erkek ağırlıklı ortamını iyice koparıyor bildiğimiz Türkiye’den. Burada ilgi çekici bulduğum tek karakter ve öykü anneye ait. Sırf devam ettiği için ömründen yiyen evliliğine karşı verdiği sessiz savaşı iki saat izleseydik de zorbalığın ne olduğunu hiç bilmediği her hâlinden belli olan bir kalemin tadına bakmasaydık keşke.


SHIVA BABY

Ölen kişinin ardından gerçekleştirilen Yahudi ritüelinden adını almış ve tamamı da bir Shiva toplaşmasında geçen Emma Seligman filmi kimilerince 2020’nin en güzel sürprizlerinden biri olarak değerlendirildi. Şeker babacığı ve eski sevgilisiyle karşılaşarak zor saatler geçiren Danielle’in aile bireyleri, bununla birlikte hısım akraba tarafından üzerinde oluşturulan erken yirmilere dair “Hayat nereye gidiyor?” baskısından bir film sağılmış. Fikir olarak yüksek beklenti şahikası aile yapısı da düşünüldüğünde çok tanıdık yerlerde geziniyor denilebilir Shiva Baby için. Bu kaotik ortamdan da sonuna kadar beslenip, basit yüzleşmeler üzerinden gerilim filmlerine taş çıkartacak bir atmosfer oluşturuyor. Enerjisi çok kısa bir süre içerisinde düşmese ve bir Safdie Kardeşler filmi misali üzerine koya koya ilerlese amenna. Fakat Seligman’ın tekeri ilk yarım saatinde patlıyor, stepneyi taktığında da benzini olamadığı için daha ileriye gidemiyor. Yorucu bir deneyimdi diyelim, sıradaki filmini bekleyelim.


BLACK BEAR

Film içerisinde film denemelerinin en yeni üyesi Black Bear, bağımsız film çevrelerinde en heyecan verici kariyerlerden birini inşa eden Aubrey Plaza’nın başrolünde olduğu, ana akım normlarına uyum sağlamayan bir çılgınlık. Hem temsil ettiği endüstri içerisindeki güç dengelerinin ve psikolojik şiddetin izini sürüyor, hem de genel olarak kadın – erkek arasındaki toksik birlikteliklerin zaman mekan fark etmeksizin suçlusu ve maktulü ile tatlı bir oyunbazlığa girişiyor. İlk parçasının ağır ağır harlanan ateşinde final çizgisine eriştikten sonra esas marifetlerini de bir film setine ışınlandığımız ikinci kısımda yapıyor. İki dünya arasında kuracağınız bağ da sizin hayal gücünüzün sorumluluğuna bırakılmış. Biri senaryo, diğeri gerçek mi dersiniz, filmler hayatı tekrar ediyor diyerek ilham kaynakları üzerinden mi bir okuma yaparsınız, bilemiyorum. Yalnız bu sıra dışı yolculuğun nihayetinde filmini bitirememe problemiyle boğuştuğunu düşünüyorum yönetmenin. Çok rahat bir şekilde “Neden?” sorusunun yöneltilebileceği sözde metaforu vurunca yankı yapıyor.


CIRCUS OF BOOKS

Çoğumuzun queer bireylerle alakalı tarihini filmlerden, dizilerden, kitaplardan bildiği Los Angeles’ta uzun yıllarca hizmet vermiş porno dükkanı Circus of Books’un dünü ve bugününü anlatıyor Netflix damgalı bu belgesel. Mağazanın işletmecileri Karen ile Barry Mason’ın profesyonel iş hayatına girişleri, içine daldıkları komüniteden bağımsız sürdükleri hayat ve ticari öngörülerinin genel bir özeti diye de düşünülebilir en sevdiğimiz drag queenlerden Alaska’nın zamanında burada çalıştığı için karşımıza çıktığı yapım. Lakin bizi ilgilendiren esas kısım ikinci yarıda sanki. Dindar bir ailenin kızı olarak büyüyen Karen’ın böyle bir dükkanı işletiyor olmasına karşın oğlunun kimliğini inançlarının önüne koyamaması o ana kadar anlattıklarından çok daha etli. Sadece burada zayıf düştüğümüz duygularımızdan/özgeçmişlerimizden sebep bir övgü olduğunu belirtmeliyim. Bir film olarak nereye odaklanacağını tam anlamıyla çözemiyor çünkü Circus of Books. Ve bu da kan kaybetmesine yol açıyor.
Bu paragraf ve daha fazlasını okumak isteyenleri Velvele’ye çıkardığım “2020’de LGBTIQ+ Sineması” listesine davet ediyorum.


BABYTEETH

Avustralya Akademisi’nin dağıttığı ödüllere damgasını vuran Babyteeth, erken yaşta bir hastalığın pençesine düşen ana karakterinin kaçınılmaz sona adım adım yaklaşırken her şeyi doyasıya yaşamak üzere yaptıklarından bir çelenk oluşturup, sıra dışı aile tablosuyla bağımsız film alışkanlıklarımızın üzerinden geçiyor. Tamamen performans bazlı ve bütün cazibesini de “garip” insanların “garip” tercihleri üzerine inşa eden bir yapım esasında. Her yeni güne neden uyanıyoruz ki diye soran tarafında biraz daha cesur olabilmeyi başarsa yılın en iyileri arasına da taşınır; ancak daha performatif bir düzeneğe bağlı kalmayı tercih ediyor. Burada da müthiş keşif Toby Wallace, üstlendiği her rolde parlamasıyla usta Ben Mendelsohn ve demek ki abartısız oynadığında oluyormuş dedirten Essie Davis sayesinde devleşmiş. Başrolümüz Eliza Scanlen hakkında da söyleyecek iyi cümlelerim olsun isterdim ama kısmet değilmiş mutluluk.


THE KING OF STATEN ISLAND

Neden ve nasıl arzuladığımızı bir türlü anlamlandıramadığım iskelet adam Pete Davidson, Saturday Night Live ve medyatik birliktelikleri ile gelen ününü iyi kullandı sanki. Bu yıl gelen Big Time Adolescence, yakında izleyeceğimiz yeni Suicide Squad filmi ve Judd Apatow ortaklığından doğan The King of Staten Island ile ismi giderek yıldızlaşıyor. Burada direkt kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak yazdığı senaryo ile fantezi dünyasındaki “kaybeden” Pete’i birleştirip 9/11 saldırısında vefat eden babacığı için bir film yapmış. Mizahı elden bırakmadan hem Staten Island’ın havasını solumamıza olanak veriyor, hem de itfaiye erlerini de kareye dahil edip özgeçmişinin trajedik sayfasını fazla dramatize etmeden keyifli bir seyirlik çıkarıyor. Kadrosundan rejisine, Judd Apatow zaafımdan sebep, keyifle tüketip o garip aile ilişkilerine saplanıp kaldım bir süre. Davidson’a dair umutlarımın ne kadar yeşerdiğini eklememe zaten gerek yoktur. Ancak asıl keşif Bill Burr. Stand-up ritüellerinden daha fazlası varmış içinde demek ki.


LA LLORONA

Guatemala’nın bu seneki uluslararası film yarışına aday adayı olarak yolladığı La Llorona çok başarılı bir “Dün yediğin hurmalar, bugün götünü tırmalar.” temsili. Çok da uzak sayılmayacak bir geçmişte soykırıma önderlik etmiş, savaş suçlusu eski bir siyasetçinin ölümün pençesinde iken acısı geçmemiş hayaletler tarafından yoklandığı bir evde geçiyor tüm film. Adımınızı kapıdan dışarı attığınız anda yüzünüze öfkesi vuran kalabalığı ve ateş düşürdüğü hânelerle kendi ev ortamının yarattığı kontrast arasında bütün huzursuzluğuyla rahat uyuyan politikacıların uykusunu kaçırıyor La Llorona. Dört başı mamur, her fikri orijinal bir gerilim filmi olduğunu iddia etmek güç. Ama pençesini geçirdiği muhattaplarını germeye yetecek kadar muhtevası var içerisinde. Uslanmaz ana karakterinin cezasını verirken tepesindeki çatıyı kadın karakterlere yıktırarak puanları topluyor. Baktıkça içimizin üşüdüğü fönlü, ıslak ve uzun saçlar görmeyi de özlemişiz sanki. Hele ki anlam teşkil eden bir yere de kondurulmuşken bu imaj… Enfes!


BUTT BOY

John Waters’ın yılın en iyi filmleri listesinde kendine yer bulan Butt Boy, sadece basit cisimleri değil insanları ve hayvanları da anüsünün içine çekme yetisi bulunan bir adamı anlatıyor. Swallow’un negatifi olarak özetlenebilecek bu çılgınlıkta pasif-pozitif bir alt metin var orası kesin. Ancak daha da önemlisi, uygulamada saçmalamayı amaç edinip türlü polisiye numaralarını elden geçiren o ciddiyeti de elden bırakmaması takdire şayan. Gülmemem gereken her yerde kahkahalara boğulup, hikâyenin nereye gittiğini çözmek için uzaklara daldığım her anda kendimle dalga geçerek yılın en keyif verici deneyimlerinden birini yaşadım Butt Boy sayesinde. Hele ki baştan aşağı boka battığımız final bloğundaki absürtlüğüyle iyice kendimden geçtim. Sırf benzersiz bir deneyim olduğu için önermek istiyorum bu yüzden. Ne film ne de televizyonda, ana akıma da bu kadar yakın bir yere mevzilenmiş başka bir örneği yok!


MARTIN EDEN

Serbest uyarlama kavramına yeni açılımlar getiren Martin Eden, Jack London’ın meşhur romanını İtalya’ya taşıyarak Pablo Larrain’in sinemasından aşina olduğumuz film yapısına dair bütün kuralları ihlal etmeyi amaç edinmiş anlatılardan biri olarak iş görüyor. Âşık olduğu kadının kendisinden üst seviyede bir sınıfa mensup olması üzerinden hayatını ve kendini sıfırdan inşa ederek üstün bir çabaya girişen ana karakteriyle meşhur metinin bütün elementlerini alarak geçtiği zaman aralığını ellemeyerek, çağdaş bir üsluba taşıyor yönetmen Pietro Marcello. Başrolü emanet ettiği Luca Marinelli’nin hayran bırakan oyunculuğu, müzik kullanımı ve bilhassa kurgudaki numaralarıyla bir klasik edebiyat uyarlamasından beklemediğimiz her şey olmayı başarıyor bu Venedik çıkışlı şahane iş. Bende düşündükçe büyüdüğü için bu yazıda geçiştirmeme aldırış etmeden izlemenizi önemle rica edeceğim. Sevmeseniz dahi tadına bakmanız gereken, pek sık karşımıza çıkmayan türden özgün bir üretim var nitekim karşımızda.


THE CLIMB

Toksik arkadaşlıkların güncesini tutan film çok ancak bunu yedi parçada, Avrupa sinemasının klasiklerine bol bol selam göndererek ve hep acı kahkahalar teslim alarak yapabilen yapım bir tane mevcut, o da bu sezonun sürprizlerinden The Climb. Prömiyerini 2019’daki son (!) Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümünde gerçekleştiren bu “ilk film”, klasik yakın erkek arkadaş/kafadar komedilerinin formüllerini normalleştirdiğimiz yerlerinden kırarak yepyeni bir şey deniyor. Hepsinde başarılı olduğunu beyan etmek istemesem de kadının obje bellendiği o stüdyo işlerinin bunu nasıl yaparsıncılığına itirazlı, aile ilişkileri problematik, dostlukları sallantılı, hesabını gerçek hayata mahsus bir öfkeyle düren tavrına bayıldım. Kimseye de acıması yok ayrıca. Bazı bazı seyircisini bile hedefine alıp uzun planlar eşliğinde sinirini boşaltıyor. 7 puan verdiğim her şeye “eşsiz deneyim” tanımlaması yaptığımdan kendimi tekrar etmeyeceğim de siz anladınız beni…


COLLECTIVE

Kapanışı bir başka Oscar aday adayıyla, Romanya adına hem uluslararası film dalında yarışacak hem de belgesel kategorisinde şansını deneyecek Collective ile yapalım bakalım. 2015’te bir gece kulübünde gerçekleşen yangın sonrası inanılmaz bir sağlık skandalının ortaya çıkışını konu alıyor. Bizim ülkemizde benzerine rastlanmayacak türden usta işi bir gazeteciliğin ürünü olan ifşasında sermaye sahiplerinden devlete kadar herkesin ipliğini pazara çıkararak insanı derinden sarsacak sonuçlara varıyor. Mesele yine ellerindeki parayla filler tarafından çiğnenen çimenlerin hayatının nasıl hiçe sayıldığını göstermek. Alexander Nanau’nun belgeselini benzer araştırmacı ve politik yapımlardan farklı kılan ise tabii ki de türün temel kuralını kullanarak, filmine “gerçeklerin” yön vermesine izin vermesi. Araya ekstra bir anlatıcı koymayıp o samimiyetsizlik hissinden tamamen arındırarak olayların kendi adına konuşmasına izin vermiş ve nihayetinde de söz sahiplerinin rahatlarına ateşler salan bu kalburüstü yapım çıkmış.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.