But Perşembe: O Bölüm

But Perşembe: O Bölüm

Looking ile But Perşembe yazı serisine başlarken neden Perşembe’yi seçtiğime dair ufak bir açıklama yapmıştım. Hem çok yakın tarihte kaybettiğim bir arkadaşımın organize ettiği geleneksel günümüze, hem de Looking bünyesinde en sevdiğim bölümü süslemiş Pet Shop Boys parçasının Thursday olması sebebiyle böyle bir tercihte bulunduğumu söylemiştim. Ve ne oldu? Beşinci haftamızda geldik ve nihayet o canını yediğim, Kevin’a kocaman sarılıp yavrum baban nereli diye sormak istediğim perşembeli bölümle buluştuk. Ama tabii öncesinde henüz kapattığımız ilk sezonun ardından yeni saç kesimleri, parıldayan tenler ve hikâyedeki kahramanları tanıtabildikleri için daha rahatça hareket eden Looking yaratıcılarıyla yeni serinin kurdelesini kesmemiz gerekiyor.

Uzun süreli bir birlikteliğe sahip Kevin’a Richie ile kopmasının hemen ertesinde ruhunu ve bacaklarını açan Patrick, biten ayrılığının ardından kendini çeşitli kimyasallara adayan Agustin, Lynn’in desteğiyle açılışını yaptığı restoranının ilk gecesinde bir öpücükle işi resmiyete döken Dom’u da aldık, yeni sezona giriş yapıyoruz artık. Bu dizinin iptal olduğu, benim de zamanında o closetlarda saklanan hâlimle “Sürekli seks var, yeter artık!” diye ahlakçı ve komik isyanlarda bulunduğum kısma geçiş yaptığımız için gözlerimi dört açarak izledim iki bölümü de. 2021’den besleniyorum, kendiyle barışamamış canım Umurcuğum, abarttığın gibi bir durum yok aşkım. Bence toksik platonik sevdan buraya da tesir edip seni yanıltmış. Öhöm.

Patrick’in kendini tanıyamamakla meşgul olduğu yasak ilişkiyle bahsi açalım. Annesi ne düşünür diye tasalanmayı bırakıp pasif pozisyonda bulunmaktan çekinmeyen, hayatının ilk Molly’sini kontrol altında tutmaya çalıştığı tatillerine Doris salça olunca yutan ve nihayetinde de ormanda Kevin’ı kolileyen Patrick’in aslında yeni yetme bir gey olduğunu henüz fark ediyorum ben. Burada yöneliminin bilincine erken ya da geç varmaktan başka bir şeyden bahsediyorum “yeni” derken. Her queer bireyin, en azından fobilerini aşabilmiş olanların diyelim, deneyip yanılarak neyi sevip sevmediğini öğrendiği çömez yılların olduğunu gördüm kendi tecrübemde. Hayatın hangi aşamasında olduğunuza bağlı ancak yaştan alakasız bir zamanı kapsıyor bu cümbüş ve Patrick de tam olarak bu aralıkta sanki.

Hiç kendini tanıyamadığın oldu mu diye sorarak Kevin’la birlikte ateşe yürümesini anlamlandıramazken esasında bu yasak aşkın üçüncüsü olup hiçbir sorumluluğu kabul etmeyerek de o toyluğunu bir kez daha ispatlıyor. Çünkü Patrick sadece kullanılan, bu denklemden sözde bihaber, dışarıdan bir eleman onun gözünde. Suçluluk duygusu da arka plana atıp yüksek sesle söylemekten çekindiği, sorumluluk sahibi olması gerektiğinin bilincinden eser. Keşke devasa bir Kevin sevdalısı olmasam da tek eşliliğin kollarında çürüyüp giderken partnerini aldatıyor olduğu gerçeğini yüzüne vurup ben de kızsam, parçalasam. Ama yok işte, orada bir Russell Tovey var şehrin doğu ucunda. Gitmesek de, görmesek de, binmesek de o Tovey bizim Toveymizdir, öyle değil mi?

Patrick’in HIV korkusuyla ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum aslında… Böyle bir temsilin filmlerde dizilerde yer almasından pek hoşnut değilim ben. Bu virüs hayatımıza girdi gireli çok aşama kaydetmiş olsak da hâlâ ölümü sembolize ediyormuş ve bir çaresi, HIV ile yaşamanın yolu mevcut değilmiş gibi davranılması hem fobiklere hem de yeni nesile kötü örnek oluyor bence. Madem böyle bir korkunun olmasını istemiyorsun sen de korunma o zaman gibi bir yerden eleştirilmek de mümkün. Fakat cinsel sağlıkla alakalı kişisel önlemlerimiz ile kitlelere ulaşan yapımların HIV’yi 21. yüzyılda hâlâ bir “damga” olarak resmetmesi arasında dağlar kadar fark var. Gerçi yanlış hatırlamıyorsam gelecek bölümlerde, Virginia’da ev sahibi olmak üzerine (bu da HIV+ demekmiş) temelleri sağlam bir anlatı kuruluyordu. Belki de çok erken konuşuyorumdur.

Bu tür Adanalı Dertli İlayda performansının Patty’e ne kadar yakıştığını söylememe gerek yoktur zaten. Alelade bir otel odasında Kevin’la sevişebiliyor olması, ormanın derinliklerinde pantolonunu indirebilmesi tanıdığımız Patrick’in yapmayacağı şeyler. Zaten hayat da böyle değil midir diyerek izledim onun da kendinden beklemediği eylemlerde bulunuşunu. Sevip kapılınca hiç yapmayacağım dediğin şeyler beraberinde gelir, hiçbirine de dur demezsin, ki dur demek de aklına bile gelmez ya zaten. Patrick’in Richie’ye sözde duyduğu derin duyguların, Kevin tarafından uyandırılan o “yasak” olana dair tutkuyla çarpışmasında da bu denli net, 180 dereceye yakın dönüş olmasını anlayabiliyorum kısacası.

Patty kendi kuyusunu kendi kazarken, Agustin de çoktan düştüğü o derin çukurdan çıkmaya çalışıyor. Terk edilmek ve evsiz kalmayı sanatçı kimliğini askıya alıp alkol ve haplarla desteklediği öz sabotaj rotasıyla bindik bir alamete, gidiyor kıyamete. Burada da benim ahlakçılığım devreye giriyor galiba. Hemen, ah Agustincim ne gerek var böyle şeylere. Azıcık ağlarsın, halıları kemirirsin, kafanı meşgul edersin olur biterciyim. Hâlbuki bırak, herkesin acı çekme yöntemleri farklı değil mi? Nedir yani, iki duble fazla içse, korkudan altına kaçırmıyor madem gidip Molly ve türevlerini mideye indirse… İşte, siz de otuz olmama verin biraz bu dinozorluğumu. Aslında ahlakçılık da değil bak, direkt ertesi sabah çekeceğim mide ağrılarını düşünüyorum. Ay resmen tansiyonum düştü!

Richie ile Patrick’in yüz yüze gelmesine sebep olduğu sapıtışından da (Kelime seçimime dikkat!) bir şeyler çıkacak, hatırlıyorum. Şimdilik dünyadan haberim yokmuş gibi davranayım ben en iyisi ve işaret parmağımı kaldırıp Agustin’e kızayım. Bu kızgınlığım arkasında hayatımın mental olarak beni en çok zorlayan aşk acısını pandemi döneminde geçirmem ve Agustin’i kıskanmam olabilir mi? Belki. Neyse, bunun cevabını da canım terapistim versin. Zaten Looking daha önce de bir seansımızın konusu olmuştu. Kadını anlamsız benzetmelerimle kilitlemiştim. Bu sefer de Agustin’den bahsederim. Belki bana acır, kırmızı reçetede bir şeyler verir de hayatımız şenlenir…

Yolculuğumuzun üçüncü ve son durağında da Dom var tabii ki. Lynn ile sevgili olmuşlar nihayet ve Agustin’e bir nevi müdahale sayılabilecek o mini tatil için de sevdiceğinin evine götürdü arkadaşlarını. Neyse şakalar bilmem neler, ormanda partiler, Doris’in gelişi… Bunların hepsine satır arasında değindirdik zaten. Kendine bulduğu çıtır oğlana, Lynn’in gençlik fotoğrafları yatağın bir köşesinde serili iken muamele gösterişi iki bölümün de zirvesi benim için. Ses efektinde emeği geçen herkese gece gece beni aplikasyonlara düşürmelerinden dolayı teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Peki mevcut hadiseyi izlerken gerçekten açık ilişkideler mi diye strese girmemi ne yapacağız? Dom’a güvenemedim bir an nedense. Kendimi, yahu kırklarında koca koca insanlar oturup da tek eşli bir şeye kalkışmazlar umarım diye rahatlattım sonra.

Dizinin tek bir trans karakter barındırmayan, lezbiyenfobik, biseksüelleri şehir efsanesi eylemiş, salt cis beyaz ya da beyaz geçerliliği bulunan sosis partisiyle alakalı ufak bir isyan kondurmak istiyorum bu hafta. Biliyorum, beş sene önce bunun çıkabilmiş olması bile mucizevi. Ama ne bileyim işte Patrick’in aptal iş arkadaşları, Dom’un patlayacağı her hâlinden belli iş denemeleri ve Agustin’in kaldırım yalayan bedbahtlığının yanına bir renk daha çok yakışırmış gibi hissediyorum. Alana henüz giriş yapan bearlar bile çeşit sayılıyor çünkü Looking’te. Durum o kadar vahim.

But Perşembe’yi kapatmadan önce şu Thursday sahnesine de değineyim. Patrick ile Kevin arasındaki dinamiğe hiç sahip olmadım esasında. Ama karanlık yıllarımda, heteroseksüel taklidi yaparken en yakın cishet arkadaşıma vurulduğumda Patty gibi ben de Kevin misali, toplum normlarına şekil ve konumuyla pek uyan birini yerleştirmiştim hayatımın merkezine. Oradaki kırılgan, canının yanacağını bilen çekim ve Take That performansı sonrası gözümüze takılan o bakışa çok hakimim yani. Biliyorum. Oradaydım. Yaşadım. Acısını atlatması da epey zamanımı aldı. Maddi manevi kayıplarımla beni Umur yapan yine bu deneyimler farkındayım, o yüzden çok itiraz etmiyorum. Sadece görünce epey sızlıyor, bağışlamanın getirdiği hafiflikle tebessüm ediyorum.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.