Oscar’ın Yabancıları ’21

Oscar’ın Yabancıları ’21

Bu yıl 8 Şubat’ta aday listelerini açıklayacak Akademi, geçtiğimiz haftalarda 10 kategoride kısa listelerini duyurdu biliyorsunuz ki. Eski adıyla Yabancı Dilde En İyi Film, yenilenmiş ismiyle En İyi Uluslararası Film de 15 finalistini öğrendiğimiz dallardan biriydi. İşte o 15’liden şu ana kadar tekil yazılarını çıkmamış olduklarımı tek bir başlıkta ağırlamak üzere huzurlarınızdayım bugün. Panama adına yarışan Plaza Catedral’a ne yazık ki ulaşamadım. Aday olmadığı takdirde izleyeceğimi de sanmadığımdan bu grup bize yeter diyerek gireceğim saza. Başlayalım mı?


Önce daha evvel tek başına kaleme aldığım üç finalisti aradan çıkaralım: Avusturya’dan Great Freedom, İran’dan A Hero ve Norveç’ten The Worst Person in the World.

(Posterlere tıklayarak yazılara ulaşabilirsiniz)


Ana menümüze gelecek olursak… 15’liden kalan sağlar şu şekilde: Finlandiya’dan Compartment No. 6, Japonya’dan Drive My Car, Danimarka’dan Flee, İspanya’dan The Good Boss, İtalya’dan The Hand of God, Kosova’dan Hive, Almanya’dan I’m Your Man, İzlanda’dan Lamb, Butan’dan Lunana: A Yak in the Classroom, Belçika’dan Playground ve Meksika’dan Prayers for the Stolen.

COMPARTMENT NO. 6

Daha evvel Olli Mäki’yle Oscar yollarında şansını deneyen Juho Kuosmanen’ın filmi için yapılan nordik Before Sunset yorumları boşuna değil. Moskova’dan Murmansk’a yapılan bir tren yolculuğunda yolları kesişmiş iki ana karakteri, farklı dünyalara ait olduklarının altını çizen bir başlangıçtan meselenin kim olduğumuz değil hayatta hangi mücadeleleri verdiğimiz olduğunu ispatlayan bir finale kadar birbirlerine eşlik ediyorlar. Yalnız bu Before benzetmesi aklın almayacağı bir yıldırım aşkı mı mevzubahis şüphesi yaratsa da Compartment No. 6’in derdi kesinlikle bu değil. Geçmişini bilmeden geleceğe giden yolun inşa edilemeyeceğini düşünen ana karakterinin yordamıyla koşulsuz şartsız anlayışın dinlemekle var olabileceğini ima eden, bir olaylar zincirinden çok tek bir durumu, insana dair ve insandan ötürü bir hikâyeyi sahneleniyor Kuosmanen. Ufak tefek tempo sıkıntılarının yanına doksanlara duyduğu aşkı da görsel yollarla sığdırarak, soğuğu iliklerimize işleyerek hem de.

DRIVE MY CAR

Hayatın akışı içerisinde karşılarına çıkan her neyse, onunla kendi yöntemlerinle idare etmeye çalışan karakterlerle dolu seçkinin bir başka kadrolu “olağan” filmi Drive My Car. Ancak Ryusuke Hamaguchi gibi usta bir anlatıcının ellerinden çıktığı için yetkin öykülerin dokunduğu yerlerden tutarak sarmalıyor ve buluyor seyircisini. Çehov’un Vanya Dayı’sını sahneye koymak üzere harekete geçen oyuncu/yönetmen Yusuke’nin bir takım yaşanmışlıklar nihayetinde provalarını taşıdığı arabada, başından geçenlere değil kafasından geçenleri açabilmek için uğraşlar verilirken Hamaguchi tekrarlardan ibaret hayatımızın elim yalınlığı sorgulattırıyor. Ödül sezonunda da büyük ilgi gören yapım, uzun uzadıya, nefes alıp vermek ve her şeye rağmen devam etmeye, yaşamaya dair güç bulma çabasını kovalayan bir egzersiz. Bütün efsunu da maskeli biten finaliyle bugünle ilişkilenebilecek zamansızlığında. Gövde gösterilerinin daha az olduğu bir kurguyla izlemeyi isterdim notumu düşeyim ama.

FLEE

Olduğun insan için kabul görmemek nedir bilenlerin, acımasızlığın en karanlık yüzüne şahitlik edenlerin yüreğini parçalayacak bir film Flee. Tam olarak kimlik siyasetinin mağduru olmuş birinin mülteci deneyimini anlatıyor denemez. Doğduğu topraklardan sürülen ailesinin gittikleri yerde barınamama sebepleri bambaşkayken, Flee’de kimliği animasyon tekniğinin arkasına gizlenen Amin Nawabi, bütünüyle kendi olabilmek üzerine hayal kurmasına izin verilmeyecek bir hayat yaşamış ne de olsa. Ancak Jonas Poher Rasmussen, Afganistan’dan Danimarka’ya kadar uzanan bu yaşanmışlıkta herkesin kendinden bir parça bulmasını sağlıyor bir şekilde. En çok da canına kast edilen topraklarda nefes alan LGBTİ+’lara sarılıyor. Her şeye rağmen yaşama dört kolla sarılan öznesinin acılarını tarifi imkansız bir duygu seli içerisinde, hem çok naif hem de grafik detaylarını törpülemeden taşıyor perdeye. Bu kadar acı, bu kadar travma nasıl taşınır, tek bir bedene nasıl sığar sorularıyla da meşgul ediyor izleyicisini. Alçak gönüllü bir şaheser denilebilir.

THE GOOD BOSS

İspanya adına Pedro Almodóvar’ın yeni filmi Parallel Mothers gönderilmeyince hepimiz şaşırmıştık, ama hem o korkunç Yeşilçam melodramını hem de Javier Bardem’li The Good Boss’ı izleyince taşlar yerine tam anlamıyla oturdu. Orijinal adı El buen patrón olan yapım ana akım sinemanın formüllerini kullanan, yakın tarihte sadece İspanya’da değil bütün dünyada paranın el değiştirmesiyle kapitalizmin aldığı son şekile de bir hayli ilgi gösteren bir iş. İyi olduğu addedilen motivasyonların ardındaki yozlaşmışlığın sadece bugüne dair değil, kökten gelen bir sorun olduğunun altını çizmekte de ısrarcı hatta. Bardem’in müthiş performansıyla tiksindiren patrona garip bir sempati uyandırıp tatsız bir finale kırsa da direksiyonu Coen filmlerinden alışık olduğumuz aksilikler resitalinde komedi sosuna bulanmış, kendi eylemlerinin mesuliyetini kabul etmeyen erkekleriyle bir hayli evrensel. Tıkır tıkır işleyen bir komedi arayanlar için biçilmiş kaftan.

THE HAND OF GOD

Paolo Sorrentino’nun gösterişçi sineması kariyerinin hiçbir noktasında benim ilgi alanıma girmeyi başaramadı açıkçası. The Hand of God da öyle değilmiş gibi yapıp, yine İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin ustalarına selam yollayan, sözde “en kişisel”, bir başka Sorrentino filmi. Sinemayla olan bağını, Maradona’nın seksenli yıllarda sükse yaptığı dönemde başından geçen korkunç bir trajedi sayesinde kuran ana karakteriyle, geçmişini yad eden anlatıcılar kervanına katılmış görgüsüzlüğüyle nam salan Paolo Bey. Yetişkinliğe geçişinden aklında kalan bütün detayları etrafa serpiştirerek cıvık cıvık bir melodram üretmiş. Ancak bu yıl izlediğimiz Belfast’ta olduğu gibi, parçaları birleştirebilme yetisi yok The Hand of God’ın. Kendi içerisinde, muhtemelen yönetmen için anlam teşkil eden minik anekdotları, seyircinin huzurunda organik bir ilişki oluşturmuyor bir türlü. Dağınık, kuralsız, fakat bunları kasıtlı yapan bir film değil özetle The Hand of God. Yeni yetme bir sinemacının elinden çıkmışçasına amatör bir dile sahip.

HIVE

Ataerkinin tahakkümü altında ezilmeyen kadınların öyküsü son birkaç senedir dünyanın dört bir yanında sinemacıların kullandığı ve erkek hegemonyasını içimizin yağlarını eritecek bir biçimde yerden yere vurdukları popüler bir tema oldu. Hive da aynı damarda şansını deniyor, ama çok daha geleneksel yollarla. Kosova Savaşı’nda kayıplara karışan eşinin ardından hânesinin geçimini bütünüyle üstlenen ana karakteri radikal sayılabilecek ticari bir atılıma kalkışınca, köy halkı bağımsızlığını ilan eden kadının başını ezmeye yelteniyor. Bu mücadelenin taraflarına ayrı ayrı zaman ayırmaktansa kamerasını ana karakterinin sırtına sabitleyen Hive’ın mesajı pek kıymetli elbette. Kimseye boyun eğmeyen, eğmeyecek milyonlarca kadının farklı formlarda baş kahramanı olduğu bir direnişi sergiliyor ne de olsa. Ama çok tekrar ederek, ama hep kendi kuyruğunu kovalayarak. Kötücül bir cümlesi yok. Yeni bir bakış açısı yaratmaya niyeti de… Yönetmenin elindekiyle yetinme ısrarı da heves kırıcı.

I’M YOUR MAN

Yönetmen koltuğunda Maria Schrader’ın oturduğu, robot ruh eşiyle belirli bir süre yaşamayı kabul eden bir arkeologun anlatıldığı I’m Your Man, kısa bir hikâyeden uyarlama. Kadınların el atmasıyla birlikte tarihi baştan yazılan romantik komedi türünün de en çağdaş örneklerinden biri ayrıca. Maren Eggert ve Dan Stevens’ın tartışılmaz kimyası sayesinde de daha albenili bir hâl alan yapım, dijital devrimin insan ilişkileri üzerindeki tesirini incelemeye alıyor esasında. Laboratuvar ortamında tasarlanmış “mutluluk formülü”ne şüpheyle yaklaşan ana karakterinin de seyircisinin gözü olarak kullanıyor. Çok başarılı çıkarımlar yaptığı ya da meselesini dört başı mamur bir şekilde incelemeye aldığını söylemek güç. Ancak her daim çekici ve oyuncaklı bir temayı seyircisine keyifli saatler yaşattıracak biçimde kullandığına şüphe yok. Marifeti düşündürmekten çok eğlendirmesinde. Yoksa bu yapay sevdalara açlık duyacak kadar yalnızlaştığımızın hepimiz farkındayız zaten.

LAMB

Yılın sinema olaylarından biri olarak lanse edilmesine karşın ateşi çabuk sönen, İzlandik kâbus Lamb, çocuk sahibi olamayan bir çiftin ahırlarında yarı insan yarı kuzu bir canlı bulmasıyla birlikte hayatlarındaki tektonik değişimi konu alan, gerilim dozu yüksek bir korku filmi. Filmin yönetmeni Valdimar Jóhansson, Doğanın kanunlarına karşı gelmekten ötürü er ya da geç bunun bedelini ödeyeceklerini anladığımız çift üzerinden mitoloji ve dini kaynaklarda da sıklıkla yer alan bir imgeyle kendi yorumunu deniyor özetle. Ama ne pahasına? Toplumsal rollerle alakalı söylemini kısa bir sürede aradan çıkaran Jóhansson oyun alanını boş bıraktığından, Lamb yalnızca şok faktöründen medet uman bir eskize evriliyor. Düşünülmüş bir cümlesi yok. Atmosfer kurmak uğruna harcadığı her olayın ardından yeni bir sayfa açıp, aynı şeyi bir kez daha anlatmaya çabalamasıyla da yorucu seyir deneyiminin sözlük karşılığı gibi. Tek bir orijinal fikirle yola çıkılmaz diyerek üç hayırla yolluyoruz kendisini.

LUNANA: A YAK IN THE CLASSROOM

Resmî bir seçici kurulları bulunmadığı için geçtiğimiz yıl diskalifiye edilen ve bu sene tekrardan başvurup kısa listeye kalan Butan, sinemaya giriş dersinden miras anlatı teknikleriyle aslında seçkinin en zayıf filmi. Medyanın dünyanın en mutlu ülkelerinden biri olarak lanse ettiği coğrafyada aslında durumun hiç de böyle olmadığını ve göç etmek için can atan eğitimli gençleriyle birazcık devlet destekli filmleri de andırmıyor değil. Ancak rol yapmak nedir bilmediğinden doğallığı oynamasıyla kalpleri eriten kadrosu ve kırsala dair çok alışılmış, saf bir öyküsü en direkt yoldan anlatmasıyla biraz büyüledi beni, ne yalan söyleyeyim. Bunda pastoral arka planının da tesiri olabilir. Bir de niye güzel ülkemize ve kültürümüze sırtımızı dönüyorsunuz pazarlamasının finalinde potansiyelini harcamayı tercih edip milliyetçi bir yere kırmadığı için direksiyonu mutluyum. Butan’ın hem geçmişine bağlı, hem de bu bağlılıktan dolayı huzursuz kesimini olabildiğince tarafsız bir biçimde anlamaya gayret gösteriyor.

PLAYGROUND

Cannes’ı FIPRESCI Ödülü’yle tamamlayan, Laura Wandel’in ilk filmi Playground bu 15’li arasında yer aldığı için en mutlu olduğum yapım diyebilirim. Yeni başladığı okulda ağabeyinin gördüğü zorbalık karşısında ne yapacağını bilemeyen 7 yaşındaki bir kız çocuğunu konu alıyor. Yetişkinlere durumu haber vermek için tereddüt etmesinin ardından olayların ayyuka çıkmasıyla da Playground çok acımasız bir yere açıyor kapılarını. İlk kez acı çektiğimiz, canımızın yakıldığı okul bahçelerinden o oyuncak hamurlu, salıncaklı, ayakkabıya kum kaçan mikro dünyanın aslında dışarıdaki evrenle zalimlikte kafa kafaya geldiğini hatırlatıyor. Kan dondurucu bir deneyim bana kalırsa. Wandel, şiddet döngüsünün bilhassa erkek egemen dünyamızda önüne geçilemeyecek kadar büyük bir canavar olduğunun farkında. Bunu, kamerasını minik Nora’nın göz hizasına getirerek yapınca da sadece gerçeklerle kapana kısıyor sanki izleyicisini. Ve düşünün, bu sadece ilk filmi. Devamında neler neler yapacak acaba…

PRAYERS FOR THE STOLEN

Netflix’te yer almasının ekmeğini yiyen Prayers for the Stolen da savaş ertesi bir şehirde, kaçırılmamak için erkek gibi büyütülüp, erkek gibi giydirilerek yaşayan üç kız çocuğunu konu alıyor. Şiddetin kol gezdiği bir gerçeklikte daha küçük yaştan, kadın olmanın anlamını öğrenmek zorunda kalan minikleriyle seçkide yer alan Hive ve Playground’u da hatırlatıyor aslında bu Meksika yapımı. Ancak şöyle bir sıkıntı var; Prayers for the Stolen inanılmaz bir tempo problemine sahip. Filmi içerik olarak doldurmamak konusundaki ısrar, bana kalırsa seyircinin filmle ilişki kurmasını da zedeliyor. Bu karakterleri tanıtmadığı, doğal ve tümüyle yıpratıcı bir takım koşullar içerisinde gündelik hayatlarına bakarak devirdiği dakikalarda hep bir fırsatı daha tepiyormuş gibi hissettim ben. Dolayısıyla kadınlık haricinde, köle zihniyetinin güdüldüğü bütün coğrafyalara dokunduran filmi pek başarılı bulmadım. Bilhassa her şeyin hızlıca sarpa sardığı dönüm noktasının ardından kan kaybettiğini düşünüyorum.


Bonus turuna hazır mıyız? Finalist listesi açıklanmadan evvel hem meraktan, hem de kalma ihtimalini düşünerek izlediğim üç yapım daha vardı. Onları da buraya dahil edelim bakalım. Gelsin Malta’dan Luzzu, Kolombiya’dan Memoria, Birleşik Krallık’tan Dying to Divorce ve Rusya’dan Unclenching the Fists.

LUZZU

Sinemasına pek aşina olmadığım Malta’dan çıkan Luzzu, bizi başrolündeki Jesmark Scicluna’yla tanıştırması haricinde yeni bir şey yapmıyor ne yazık ki. Yozlaşmış siyasetin kol gezdiği coğrafyalardan, sömürülmesine alışık olduğumuz işçi sınıfıyla ilgili yine ezber edilmiş bir öykü. Garip olan, balıkçılık gibi üzerine konuşulacak bambaşka konulara kucak açan bir iş kolunu merkezine almasına rağmen düz kalması. İklim krizinin, dünyada yükselişe geçen sağ politikaların, belirli ekonomiler haricinde paranın değersizleşmesiyle fakir ve zengin arasındaki uçurumun büyümesinin peşinden sınırlı sürede koşup, daldan dala atlıyor filmin yönetmeni Alex Camilleri. Adalet kavramının karşılığını bulamadığı bir ülkede yaşamıyor olsak boşlukları doldurabilir miydik emin olamıyorum. Ama yine de, bir ilk film olduğu da düşünülünce, gelecek vaat eden bir start denilebilir. Malta sinemasının dijitalde daha ulaşılabilir olduğu yarınlara diyerek pozitif bir yerde kapatayım paragrafı.

MEMORIA

Apichatpong Weerasethakul, kendi sineması içerisinde seyirciyi cevapsız bırakmayan ilk filmiyle aslında bambaşka bir rotaya girmiş bu sefer. Kardeşi rahatsızlanınca Kolombiya’ya onun yanına giden ve nereden geldiğini bilmediği tok bir sesle durmadan irkilen İskoç bir kadını anlatıyor. Bu sesin nedenini bulmak için harekete geçtiğinde de tarif edilemeyecek kişisel bir yolculuğun fitilini ateşlemiyor oluyor. Soyut olan her şeye karşı verdiğimiz, doğanın içerisindeki uyumsuzluğumuzu görmeden tükettiğimiz varoluşumuzla ilgili her daim veryansın hâlinde olan yönetmen Weerasethakul, kısmen daha fazla diyalog içeren yeni filminde de yine aynı damara oynuyor. Bu sefer sadece insanın değil, dünyanın da uzaydaki yeriyle muhasebe hâlinde. Net bir yanıtı olmayan bir suali irdelediği için, filmi de biçim anlamında parçaları birleştirmekle uğraşmıyor açıkçası. O yüzden yine Weerasethakul’u gerçekten dinlemek isteyenlere hitap edecek bir iş çıkıyor ortaya. Ama ben bu çıkışsızlıkta yoruluyorum.

DYING TO DIVORCE

Türkiye’yi bu kadar iyi tanıyan bir belgeseli Birleşik Krallık’tan birinin çekmiş olması ve onlar adına yarışması ne kadar manidar. Hele ki Semih Kaplanoğlu’ndan vazgeçmeyen Oscar kurulumuzu düşününce… Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu tarafından açılmış davalardan ikisini merkezine koyarak, avukat İpek Bozkurt aracılığıyla sadece olanı anlatmaya odaklanan bir film Dying to Divorce. Meselesi ne peki? Erkeği el üstünde tutan, bilmem kaç asırlık gerici kültürümüzün katil, zorba, şiddet yanlısı caniler yetiştirdiği. Tabii ki de bu zincirin bir parçası olarak ülkenin yarısından fazlasından oy almaktaki iktidar partisinin adalet sistemini günden güne çürütmesi, olan kanunu bile uygulayamaması ve rollerini yazdıkları tiyatroda nasıl oynadıklarını da sergiliyor bir taraftan. Yeteri kadar delirmemişiz gibi, kanınızın bir kez daha sinirden köpürmesini istiyorsanız adresiniz belli. Elimiz kolumuz bağlı oturmuş, ölmeyi, daha doğrusu öldürülmeyi beklediğimiz bir ülkeyi dışarıdan bir gözle izlemek de güzel hırpalıyor.

UNCLENCHING THE FISTS

2004 yılında Rus güvenlik güçleri ile Çeçen ayrılıkçılar arasında gelişen ve bir okulu kuşatarak binden fazla insanın rehin alındığı, nihayetinde de yüzlerce ölümün yaşandığı Beslan katliamının adını vermeden, mağdurlarından birini anlatıyor Unclenching the Fists. Filmle ilgili genel kanı, konuya hakim olunmadığı müddetçe bir katmanın eksik kaldığı. Yönetmen Kira Kovalenko, özel bir tercih yaparak Beslan’ı sadece ima eden ve terörizme dahil edilebilecek olayların nihayetinde ortaya çıkmış toplumsal travmaları eşitleyerek, isim atamadan ele almış. Ben, bu seçimi epey fonksiyonel bulanlardanım. Deneyimi de değersizleştirmeden, talihsiz bir biçimde parçası olmuş karakterinin bunun üzerinden tanımlanmak istememesiyle yapıyor bütün manevralarını. Hem hikâye anlatmında, hem oyunculuk tercihlerinde mevcut olan ekonomikliğiyle de dağları deviriyor bana kalırsa. İzleyebildiklerim arasından, kısa listeye kalamamasına en çok üzüldüğüm yapım oldu.


Bunlar da konuşulmuştu… Oscar Boy sayfalarında ağırladığım, yine finalistler arasına kalamamış dört yapımı da kapanışa yerleştireyim. Romanya’dan Bad Luck Banging or Loony Porn, Portekiz’den The Metamorphosis of Birds, Hindistan’dan Pebbles ve Fransa’dan Titane!

(Posterlere tıklayarak yazılara ulaşabilirsiniz)

titane

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

3 Yorum

  1. Altuğ

    Merhaba,
    Herkes ‘Drive My Car’ filminin bu dalda Oscar’ı alacağını tahmin etmiş ama ben hiç ihtimal vermiyorum. Her ne kadar Akademi’nin profili değişse de film onlar için oldukça uzun her şeyden önce. Cannes’da bile ilk üçe (hatta film olarak beşe) girememişken buradaki ihtimali çok zayıf gibi geliyor. Cannes Jury Grid’de çok yüksek puan alınca benim de beklentilerim yükselmişti, iyi film ama benim beklentilerimin altında kaldı açıkçası. Henüz adaylar açıklanmadı ama ilk beş tahminleri üzerinden ödül Flee’ye gidecek gibi geliyor. A Hero’yu da bu akşam izleyeceğim, belki görüşüm değişebilir ama sanki kazanan ya Flee ya da A Hero olacak gibi. Bence herkesi ters köşe yapacak bir dal olacak bu sene. Bu arada tüm film yorumları için her zaman olduğu gibi çok teşekkürler, keyifle takip ediyorum. Sürprizli ve adil bir ödül listesi olsun diyelim!

    Yanıt
  2. Altuğ

    Hala favori beş haricinde izlemediğim filmler olduğunun notunu düşeyim ve A Hero’yu izledikten sonra bir güncelleme yapayım. Bence ‘A Hero’ Oscar’ı alır. Bakalım zaman neler gösterecek?..

    (Bu arada Drive My Car daha çok Cannes Film Festivali’nde sevilecek ve beğenilecek bir yapıda, o sebeple Cannes’da bile ilk beşe girememiş bir film diye yazdım. Yoksa film için puanım 7, en az 8-9 veririm beklentisiyle izlemiştim.)

    Yanıt
  3. Altuğ

    Adayların açıklanması sonrası bayağı bilemediğimi de kabullenmem gerek 🙂 A Hero adaylık bile alamadı, cidden şaşırdım. Drive My Car’ı çok büyük beklentiyle izledim ama büyük hayal kırıklığıydı benim için. Yılın ‘overrated’ filmi olarak kabul ediyorum açıkçası. Öyle bir kategori de eğlenceli olabilir belki aslında. (Burning filmini de beğenmemiştim, sorunum Murakami uyarlamalarıyla mı ilgili onu da bilemedim 🙂 Belki de Cannes Jury Grid sonrası verilen inanılmaz iyi puanlar sonucu oluşan yüksek beklentilerden. Şaka bir yana her film bir deneyim, farklı bir yolculuk… Akademi profili çok değişmiş ama gerçekten, onu bir kez daha anladım.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.