Oscar Sohbetleri: Let the games begin!

Oscar Sohbetleri: Let the games begin!

oscars

Geçtiğimiz sene şu tarihlerde sezonla ilgili toplamda 8 Oscar Sohbetleri yazısı yazmıştım. Ama bu sene tembellikten ölmemden ötürü sizlere yarışı sürekli güncellenen tahmin listelerim dışında pek açıklayamadım. Lakin üç kişi kotardığımız Oscar Podcast‘in varlığı da tembelliğimi körüklemiyor değil. Tabii henüz geç kalmış değiliz. Henüz üzerine konuşmak istediğim pek çok kategori, bir sürü ödül ve istatistik var. O yüzden PGA’in adaylarını açıklamasına bir, BAFTA listelerinin belli olmasına beş, Altın Küre ödüllerinin dağıtılmasına yedi, DGA’in yarışın rengini belirleyecek beşlisinin gün ışığına kavuşmasına dokuz ve her şeyden önemlisi Akademi’nin 24 kategorisini de açığa çıkarmasına sadece onbir gün kala uzun uzun Oscar yarışının son halini konuşma zamanıdır diye düşündüm. E buyrun çenemizi biraz yoralım bakalım.

Bir kere her şeyden evvel şunu söylemeliyim, eğer ki size En İyi Film kategorisindeki yarışın 13 filmin dışına taşacağına söyleyen biri varsa koşarak uzaklaşın. Paramount’dan Selma; IFC’den Boyhood; Fox Searchlight’dan Birdman ve The Grand Budapest Hotel; The Weinstein Company’den The Imitation Game; Focus Features’dan The Theory of Everything; Sony Pictures Classics’den Whiplash ve Foxcatcher; Universal’dan Unbroken; 20th Century Fox’dan Gone Girl; Warner Bros.’dan American Sniper; Open Road Films’den Nightcrawler ve Walt Disney Pictures’dan Into the Woods haricinde herhangi bir yapımın En İyi Film dalında aday olarak karşımıza çıkma ihtimali gerçekten de yok. Yani Nolan fanboyları, Chandor ile Chastain ortaklığını merak edenler ve Mr. Turner’ın yarışta Avrupa’yı teslim etmek adına kendine yer bulmasını isteyenler yavaştan tası tarağı toplayıp bir sonraki ödül sezonuna göç etmeye hazır etsin kendini.

Boyhood
Boyhood

Ben izin verirseniz bu 13 filmi şöyle teker teker konuşup yarıştaki yerleri hakkında ufak bilgilendirmeler yapmak ve giderek yoğunlaşacak ödül sezonunun ikinci yarısının startını vermeden havayı koklamak istiyorum. Tabii ki de söze Boyhood‘dan girmek gerek. Daha evvel de defalarca söylediğim gibi benim filmle ilgili pozitif tek bir düşüncem dahi yok. Eğer bu kadar çok ödül toplamasaydı Boyhood’u hatırlar mıydım ondan bile emin değilim. Ama Oscar dediğimiz şey (ve onunla aynı dönemde gelen diğer heykelcikler) manşet odaklı bir politika oyunu esasında. Mesela Boyhood’un 12 yılda çekilmiş olması filmdeki berbat oyunculukları görmezden gelmelerine yardımcı oluyor. Ya da 21. yüzyılda olmamıza rağmen karmaşıklıktan nasibini almamış yalınlıktaki senaryonun gerçekten iyi olduğunu kabul edebiliyorlar. Ve filmin sadece kronolojik bir sırayla basitçe arka arkaya sahne yerleştirmekten ibaret olan kurgusuna ödül verilebiliyor.

Benim Boyhood’a olan nefretim Argo sezonunda yaşadığım sinir harbini katlayacak seviyede olduğu için kendi fikirlerimi ikinci plana atarak genel bir durum analizi yapayım en iyisi sizlere. Evet, henüz bu tren enkazının büyük ödülü kucaklama ihtimali sona ermiş değil. Fakat karşıt gruplar tarafından yapılan “Linklater’ın bu filmi çekmek için 12 yılı vardı!” başlıklı negatif kampanyası belki bir şeyleri değiştirebilir. Tabii bir de filmin uzunluğunun yaratacağı buhranı, benimle aynı görüşte çıkma ihtimali olan sayılı Akademi üyesini ve Boyhood’un sınırlı sayıda adaylık alabilme ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerek. Sonuçta Patricia Arquette’in robot mimiklerini görsel efekt ya da Lorelai Linklater’ın muazzam saçlarını (!) makyaj branşı hatırlayacak değil. Yani sevgili Boyhood severler, henüz o geceyi koca bir tebessümle bitirme ihtimaliniz tam olarak yok olmasa da sular sizin için pek de durgun sayılmaz. Ama adaylığınız cepte, orası kesin.

Selma
Selma

Bu yılın önceki senelere göre çok daha güzel olmasının en büyük sebebi, Ocak ayına gelmemize rağmen bir “frontrunner” ile buluşamamamız. O yüzden de zirveye alternatif iki film var elimizde. Birisi Martin Luther King’in hayatını anlatan ve 12 Years a Slave ile aynı temalardan beslenen Selma. Filmin yönetmeni Ava DuVernay çok tanınan bir isim değil. Hatta Oyelowo rolü kaptıktan sonra Paramount’a daha evvel birlikte çalıştığı DuVernay’in ismini önermiş ve ondan sonra bu işi kapmış. Eğer ki aday olmayı başarırsa tarihte Oscar’ın En İyi Yönetmen beşlisi arasında yer alma şerefine nail olmuş ilk siyahi kadın olacak. Ödülü alırsa yaratılacak cümbüşü düşünemiyorum bile. Ama henüz bunları düşünmek için erken. Selma’nın çok büyük bir dezavantajı var, o da sezona gerçekten geç başlamış olması. SAG üyelerine bir türlü gitmeyen screenerlar, iki gün evvel ACE tarafından kurgu adaylığı alamaması hayra alamet değil. Lakin Amerika için öyle doğru bir yıla denk geldi ki bu film, eğer meslek birlikleri Selma’ya destek verir ise rüzgarın yönü her an değişebilir. Üstelik tarihi gerçekliğini sorgulayan çirkin bir kampanya başlatıldı bile. Bu filmden korkulduğunu açık seçik gösteriyor. Lakin DuVernay filmi yalancılıkla suçlayanlara çok isabetli bir cevap verdiği için çıkacak kıyamet başlamadan sona erdi.

O diğer alternatif film ise, Hollywood’un ve ödül sezonunun peygamberi Harvey Weinstein’in desteğine sahip. Alan Turing’in hayatını anlatan The Imitation Game oldukça doğru seçimler yapılarak bu noktaya kadar getirildi. Eylül başındaki festivallerde yapılan prömiyer sonrası derin bir sessizliğe bürünen film, Amerika’da gösterime sınırlı olarak Kasım sonunda girdikten sonra daha geniş bir izleyiciyle henüz buluşabildi. Bu da filmin üzerine atılabilecek bombaları engellemek amacıyladır diye düşünüyorum ben. Yalnız filmin gerçekten kusurlu olduğunu sürekli olarak tekrarlayan ve artık Cheryl Boone Isaacs (Akademi başkanı) yerini aldığından beri profili değişen Oscar’ın böyle numaralara kanmayacağını düşünenler de mevcut. Yani Harvey Weinstein bu sefer bir The King’s Speech ya da bir The Artist yaratamamış olabilir. Henüz filmi izlemediğim için yapılan karşılaştırmalara nasıl yaklaşmam gerektiğini bilmiyorum. O yüzden sabırla beklemeye devam edeceğim.

The Theory of Everything
The Theory of Everything

Zirvedeki bu üç filmi geçtikten sonra karşınıza Birdman çıkıyor. Eleştirmen birliklerinden esasında Boyhood’a ciddi bir destek var gibi gözükse de en az onun kadar adı anılan yapımlardan ve genelde en çok adaylığı alarak hep listelerin zirvesine yerleşenlerden biri Birdman. Ama yapısı sebebiyle ödülü alma şerefine erişemeyecek. Her sene biliyorsunuz ki “Akademi’nin içerisindeki en kalabalık grup oyuncular. O yüzden onların oy vereceği film sürpriz yapabilir.” muhabbetleri oluyor. Dönüp bakıyoruz bunların geçmişte hangi filmler olduğuna: Silver Linings Playbook, Inglourious Basterds, The Help… Hiçbiri En İyi Film ödülünü almış mı? Hayır. O zaman rüyadan uyansak iyi olur. Birdman büyük ihtimalle hepimizin en iyiler listesinde üst sıralara tırmanacak ve tıpkı Her, The Wolf of Wall Street gibi eleştirmenlerin daimi favorisi olacak. Yalnız Akademi’nin bambaşka bir grup olduğunu unutmamak gerek. Her şeye rağmen Birdman’in 15 Ocak günü en çok Oscar adaylığı alan 2014 yapımı film olacağından en ufak bir şüphem olmadığını da eklemek isterim.

Birincilik oyları sisteminden dolayı bir şekilde dışarıda kalabileceğine kendimi inandırmaya çalıştığım The Theory of Everything, hem ödül gruplarını hem de bizi salak yerine koyan inanılmaz klişe bir film. Eğer ki Eddie Redmayne’in fiziksel olarak kendini adadığı performansı olmasa bu tren enkazının bahsi geçer miydi ondan bile emin değilim. Ama sektör ciddi bir ilgi göstermekte James Marsh’ın filmine. Altın Küre, Critics’ Choice, SAG derken zirvedeki filmlere hep bir şekilde eşlik etmeyi başardı. Ben az evvel de söylediğim gibi birincilik oyları mevzubahis olunca kendimi kaybediyorum. Yani gerçekten de Akademi üyelerinden en az 546 tanesinin The Theory of Everything’i oy pusulalarında birinci sıraya koyma ihtimaline inanan birilerini arıyorum esasında. Geçmişte War Horse gibi bir rezalet En İyi Film listesine girdiği için böyle bir ihtimale çok şaşırmamak gerek. Yalnız Redmayne’in bir Spielberg olmadığını ve tek başına dağları devirecek kadar şöhrete ulaşamadığını da unutmamak gerek.

Whiplash
Whiplash

Whiplash, hiç kuşkusuz filmi başından sonuna kadar izlemiş herkesin etkisi altında kaldığı ve kolay kolay da bu etkiyi atlamayacağı türde filmlerden. Ben Kış Uykusu ile birlikte 2014 içerisinde izlediğim yegane yüksek standartlı yapım olduğunu düşünüyorum. Evet, içerisindeki twistler sebebiyle büyük ihtimalle ikinci izleyişte aynı tadı bırakmayacak. Fakat keskin kurgusu, üst düzey performansları ve kıskançlık yaratacak kadar muazzam yönetimiyle Whiplash çoğu rakibini ezip geçecek kalitede esasında. Amerikalı Oscar tahmincileri garip bir şekilde filmi bizden daha geç tarihlerde izlediği için kendi listelerine dahil etmekte epey çekimser kaldılar. Fakat zamanla Whiplash’in yarıştaki konumu yükseldi. Öyle ki, ben Damien Chazelle’in tıpkı iki sene evvel Beasts of the Southern Wild’ın yönetmeni Benh Zeitlin gibi bir sürpriz yapabileceğini düşünmeye başladım yavaştan. DGA aday etmese bile fark etmez. Chazelle’i destekleyecek insanların olduğuna inancım tam.

Bir başka olağanüstü film ise sevmelere doyamadığımız Wes Anderson’dan geldi. The Grand Budapest Hotel yönetmenin herkesin ağzına layık olmayan üslubunun iyice tavan yaptığı son filmiydi ve genelde Oscar filmlerinin pek çıkmadığı yılın ilk yarısında gösterime girdi. Fakat SAG ve Altın Küre’den gelen destek sonrası filmi tekrar gösterime sokmaya karar veren Fox Searchlight, sadece En İyi Film dalında değil En İyi Yönetmen dalında da karşımıza çıkmak için harekete geçmiş durumda. Belki Ralph Fiennes için erken bir tarihte kampanya yapılmaya başlansaydı şu an Steve Carell ve Jake Gyllenhaal ile birlikte En İyi Erkek Oyuncu dalındaki son boşluğu doldurmak için çabalayabilirdi. Ama bu başka bir yazının konusu. O yüzden oralara girmeyeceğim. Tek söyleyebileceğim, benim gibi Wes Anderson’ın her işini büyük bir merakla bekleyen ve takip edenlerin yüzünün güleceği bir sezon olacak. Hatta prodüksiyon tasarımı ve özgün senaryo kategorilerinde 32 dişimizi birden ortaya çıkaracak zaferler görmemiz mümkün.

Unbroken
Unbroken

Şimdi bundan sonra konuşacağım filmlerin adaylık ihtimallerinden pek emin olmadığımı ve sıralama yapmakta epey zorlandığımı söylemek istiyorum. O yüzden altısını da sanki eşit şanslara sahipmiş gibi okumanızı tavsiye ederim. Bunlardan birincisi Unbroken. Angelina Jolie’nin filmi sezon start almadan ve henüz herhangi bir film seyirci karşısına çıkmadan önce kağıt üzerindeki favoriydi. Hatta Telluride ve Toronto sonrası “Hadi Angie, filmini göster de şu yarışın artık adını koyalım.” naraları yükseliyordu. Fakat Angelina Jolie’nin ikinci yönetmenlik denemesi eleştirmenlerden ciddi bir darbe yedi ve bir anda herkes bir adım geriye attı. Ne ilginçtir ki Unbroken gösterime girdikten sonra işin rengi bir kez daha değişti. Filmin her gün yavaş yavaş yükselen IMDb notu ve seyirciden gelen ciddi destek kafaları karıştırdı. Sonuçta henüz Akademi’deki 60 yaş üstü beyaz erkeklerin nesli tükenmiş değil. Bu Birinci Dünya Savaşı temalı epik yapım sürpriz yapabilir mi? Kesinlikle. Fakat sanıyorum tarihte En İyi Film adayı olmuş en düşük Rotten Tomatoes puanlı film olacak. RT’deki puanları önemseyenlerle iletişimi kesmemiz gerektiğini hep savunduğum için bu kısımla ilgili pek yorum yapmayacağım.

Daha önce çektiği iki filminin de dört dörtlük işler olduğunu düşündüğüm Bennett Miller’ın Cannes’da prömiyerini yapan Foxcatcher‘ı, adı geçen yapımlardan bir diğeri. Fakat izledikten sonra ufak bir korku yaşadığımı söylemem gerek. Filmin hakikaten de içerisine girmesi zor, ağır ve monoton bir temposu var. Bennett Miller’ın tam bir karakter analizi uzmanı olduğuna şüphe yok. Bence hak ettiği değeri görmeyen bir deha kendisi. Söz konusu storytelling olduğunda adı ondan daha çok bilinen pek çok yönetmene taş çıkardığını düşünüyorum. Ama dediğim gibi Foxcatcher ile Akademi’yi aynı cümle içerisinde kullanmak bile ecel terleri döktürüyor bana. Üstelik sezon içerisinde ciddi darbeler aldılar. Hatta Nightcrawler’ın varlığı yavaş yavaş Steve Carell’i En İyi Erkek Oyuncu listesinden bile itmeye başladı. Ki bu arada Channing Tatum varken neden Carell’in plastik bir burunun arkasına saklanan performansını konuşuyoruz onu bile bilmiyorum.

Gone Girl
Gone Girl

Nightcrawler demişken hemen onun da sırasını savalım. Hepimize oldukça hoş bir sürpriz oldu esasında bu film. Ortada ciddi bir kampanya yoktu. Hatta fragmanı izleyen tek tük birkaç kişi haricinde filmin adını bilenlerin sayısı da oldukça azdı. Fakat festivallerde ciddi bir hayran kitlesi oluşturdu kendine Nightcrawler. Derken SAG’den sürpriz bir adaylık geldi. O da yetmedi Altın Küre’nin ilk beşine girdi Gyllenhaal. Ralph Fiennes ile birlikte Steve Carell’i Critics’ Choice listesinden atmayı başardı. Birkaç eleştirmen grubu ödülünün üzerine Selma’nın yer almadığı bir listede ACE’den adaylık aldı. AFI tarafından oluşturulan 2014’ün en iyilerinde de kendine yer bulunca yeri epey sağlamlaştı. O yüzden şu an Dallas Buyers Club kontenjanından kendine sürpriz birkaç adaylık elde etmesi konuşuluyor. Bunlar arasında film dalı haricinde kurgu, görüntü yönetimi ve özgün müziğin de bulunduğunu ekleyeyim. Eğer oylama sürecinden evvel Dan Gilroy ile arkasındaki ekip biraz daha bastırmış olsaydı çok daha büyük bir Oscar başarısı elde edebilirlerdi bana kalırsa.

Pek sevdiğim David Fincher’ın son filmi Gone Girl‘le olan sorunlarımı yüksek sesle dile getirmiştim. Romanı okumuş olmamdan ötürü sürprizin bende bir şey ifade etmemesi tüm büyüyü bozdu. Ama filme olumlu tepki veren bir kalabalık da mevcut. Tek problem Fincher’ın kampanya için kılını kıpırdatmayan bir adam olması. Ben Affleck zaten film gösterime girdikten bir ay sonra ortalıklardan yok oldu. Rosamund Pike hamileliği sebebiyle inzivada, ki son dönemde acaba bu sebepten ötürü adaylığı da tehlikede olabilir mi diye konuşuluyor. O yüzden Gone Girl’ü ilk 10’uma koymadan evvel birkaç kere düşünüyorum. Evet, aday olursa pek şaşırmayacağım. Ama bir yandan da Gone Girl’ün yeterli desteği bulabileceğinden emin olamıyorum. Üstelik ortalıkta “Akademi gösteriminde filme gelen tepkiler pek olumlu değildi.” dedikoduları dolaşıyor. Tıpkı The Girl with the Dragon Tattoo gibi En İyi Film listesinden men edilerek kadın oyuncu dalıyla birkaç teknik dalda karşımıza çıkıp köşesine çekilme ihtimali mevcut.

American Sniper
American Sniper

American Sniper herkesin dikkat etmesi gereken filmlerden bir diğeri. Gone Girl ile çok büyük bir benzerlikleri var, o da Clint Eastwood’un tıpkı Fincher gibi oy toplamak için oradan oraya koşuşturmaması. Daha önceki yıllarda bu formaliteleri pek çok kez yapmıştı, ama bu sene onu hiçbir yerde göremiyoruz. Başrol oyuncusu Bradley Cooper da şu an Broadway’de The Elephant Man’i sergilemekte olduğu için ne yazık ki herhangi bir etkinliğe katılamıyor. Fakat hem sektörden, hem de izleyiciden filme ciddi bir destek var. Cooper’ın En İyi Erkek Oyuncu listesinden birilerini dışarıda bırakma ihtimalleri konuşuluyor. Ve tabii ki de cumhuriyetçilerin En İyi Film dalında oy verirken American Sniper’ı birinci sıraya koyarak Eastwood’a destek vereceklerinden de şüphemiz yok. Ama henüz böylesine bir senaryo için yeterli somut örnek yok önümüzde. Eğer ACE’nin adayları arasına girmesinden gaz alıp ilerlersek işin seyri değişebilir tabii.

Ve son olarak da Into the Woods‘u analım. Aslında saydığım her filmin epey bir gerisinde. Fakat filmi Noel’de gösterime sokarak çok isabetli bir karar alan Disney doğru hamlelerinin meyvelerini toparlamakla meşgul. Meryl Streep’in yardımcı kadın oyuncu adayları arasında adını görmezsek epey şaşıracağımı söyleyebilirim. Üstüne prodüksiyon tasarımı, kostüm tasarımı gibi teknik birkaç kategoriyi daha eklemeyi unutmayın. Peki bu son birkaç haftada yaratılan olumlu hava En İyi Film adaylığını da işaret ediyor olabilir mi? Belki. Eğer saydığım 13 yapım arasında en zayıf halka olduğunu bilerek 15 Ocak’ı beklediğiniz takdirde Into the Woods sürprizinin yüzünüzü güldürme ihtimali mevcut kısacası.

Benden şimdilik bu kadar. Önümüzdeki hafta Altın Küre heyecanından vakit bulabilirsem bir Oscar Sohbetleri yazısı daha patlatır, adetin yerini bulmasını sağlarım. Siz siz olun bu 13 filmden başkasının En İyi Film adaylığı alacağını tahmin edenlere aldanmayın. Akademi oylamasına devam ederken şimdi gün sayma vaktidir. Hoşçakalın.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

0 Yorum

  1. Geri İzleme: Oscar Research | Oscar Boy

  2. Kemal

    Boyhood bu sitede neden bu kadar aşağılanıyor anlamıyorum. Boyhood modern sinemanın bir başarısıdır. Evet belki konusu oyunculukları beğenilmez ama işlenişi yönüyle kusursuz ve mükemmel bir yapım olduğunu kimse yadsıyamaz. Çok meşhur bir söz vardır; sinema yazarlara bırakılamayacak kadar zengindir. Bu filmi, 12 yılda çekilmiş ama hiçbir şey olmuyor diye kötülüyen sinemadan zerre kadar anlamıyodur açık ve net. Boyhood sadece doğru gitmiş olan bir film deneyi değil, Boyhood hayatı nasıl deneyimlediğimizi gösteren tatmin edici, üzücü ve düşünceli bir bakış. Bu sene oscarı hakkettiği şekilde kucaklayacak. Rotten Tomatoes’ta top criticlerin 50’sinin de fresh verdiği ve ortalaması 9.8 olan bir yapım daha sinema tarihinde yok, keza metacriticte kemiksiz 100.

    Yanıt
    1. Umur Çağın Taş

      Artık fikir uyuşmazlığı yaşandığında “Bu filmi beğenmeyen sinemadan anlamıyordur.” demek çok demode kaçmıyor mu? Bu kadar mı aynı şeyi düşünmemeye tahammülsüz bir millet olduk? Tabii bu yorum bir köşede dursun, ama iki büyük eleştirmen mecrasının filme yüksek puan verdiğini eklemek komik bir argüman olmuş.

      Yanıt

Bir Cevap Yazın