Eleştiri
Sarı Zarflar | Direnişin Sahnesi, Teslimiyetin Perdesi

Sarı Zarflar (Gelbe Briefe) | Yönetmen: İlker Çatak | Oyuncular: Özgü Namal, Tansu Biçer, Leyla Smyrna Cabas, İpek Bilgin, Aydın Işık, Aziz Çapkurt, Yusuf Akgün, Uygar Tamer, Jale Arıkan, Seda Türkmen, Emre Bakar, Elit İşcan, Sultan Ulutaş Alopé, Emine Meyrem, İpek Seyalıoğlu | Senaryo: İlker Çatak, Ayda Meryem Çatak, Enis Köstepen | 127′ | Almanya, Fransa, Türkiye | Drama
Bir önceki filmi Öğretmenler Odası (Das Lehrerzimmer) ile Oscar’ın En İyi Uluslararası Film kategorisinde Almanya adına aday olan İlker Çatak, yeni projesinde de açılışı yüksekten yaparak geçtiğimiz aylarda Berlin’de Altın Ayı’yı kucakladı. Sarı Zarflar, üniversitede hocalık yaparken öğrencilerini protesto haklarını kullanmaya teşvik ettiği için açığa alınan Aziz’i (Tansu Biçer) ve yazdığı tiyatro oyununda sahneye çıkmaya hazırlanırken onun gibi iktidara karşı duruşunu saklamayan oyuncu eşi Derya’yı (Özgü Namal) merkezine alıyor. Solun anayasal haklarının kriminalize edildiği coğrafyalardaki izleri derinden taşıyan film, devlet baskısının hedefi hâline gelmiş sanatçı ve akademisyenleri çıkış noktası olarak alıp kimliksizleştirme ve tektipleştirme siyasetinin girdabına bakmaya çalışıyor. Ama küçük bir detayla: Almanya’da doğup büyüyen Türkiye asıllı yönetmen Çatak, iki büyük şehrimizin karşılıklarını da Almanya’dan seçiyor. Berlin’i Ankara, Hamburg’u İstanbul yerine koyarken verdiği mesaj filmin içeriğiyle paralel ilerliyor. Barış Akademisyenleri’nden ilhamla kurduğu bu hikâyeyi ancak dışarıdan gelen bir finansal destekle “güvenli” biçimde anlatabileceğini de dolaylı olarak kabul ediyor.
Tarihin çok da uzak olmayan, hatta hâlâ kapanmamış bir parçasını anlattığını kolayca idrak ettiğimiz Sarı Zarflar’ın merkezindeki çifti tanımamak imkânsız. Dramaturji alanında hocalık yapan Aziz, üretimini tiyatro sahnesi için yazarak ve yöneterek sürdürüyor. Derya ise sözünü sakınmayan, oyun sırasında telefonunu kapatma zahmetine bile katlanmayan politikacılarla fotoğraf çektirmeyi reddedecek kadar net bir duruşa sahip, Devlet Tiyatroları’nın aykırı yüzü. Ergenlik çağındaki kızlarıyla birlikte sanat etrafında şekillenen hayatlarının politik sebeplerle görünür hâle gelmesi, beraberinde maddi ve manevi yeni krizleri getiriyor. Aziz’in seküler bir aileden geldiğini, Kadıköy’de büyüdüğünü, feminist bir annenin oğlu olduğunu öğreniyoruz. Derya’nın tarafı ise cuma namazında tanıştığı bir emniyet müdürüyle ahbaplığından gurur duyan ağabeyi üzerinden belirginleşiyor. Tam anlamıyla spektrumun iki ucunda değiller belki, ama kutuplaştırılmak istenen iki tarafın izlerini özgeçmişlerinde taşıyorlar.
Herkesin diline dolanan meseleleri sanatsal ifadeyle yeniden kuran bu çiftin, politik müdahaleler sonucunda mesleklerinden edilerek kimliklerini var eden alanlardan koparılması filmin temel meselesi. Ancak Sarı Zarflar, bu durumun faillerini doğrudan işaret etmeyi tercih etmiyor. Parmak sallayan bir film olmaktansa, banalleşmiş bir düzenin bizi nasıl uzlaşmacı ve hatta boyun eğen bireylere dönüştürdüğünü göstermeye yöneliyor. Solun kendi içindeki çatışmalarını, sağın norm hâline gelmiş kötülüğü karşısında “kimin daha muhalif olduğu” tartışmalarına sıkışan vakit kayıplarını inceliyor. Daha da önemlisi, özgürlükçülükle özdeşleşmiş akademisyen ve sanatçı figürlerini de bir yüzleşmeye davet ediyor. Bir tiyatro oyunuyla dünyayı değiştirmenin mümkün olup olmadığı sorusundan, barış talep etmenin bedelini yandaş bir kanaldan gelen dizi teklifine “evet” diyerek ödeme noktasına kadar uzanan bir sanat muhasebesi bu. Çatak, bakışını doğrudan bugünün sanatçısına çeviriyor.
Türkiye’de politik olarak tutarlı ve güncel bir film yapmanın zorluğunu, mekânları Berlin ve Hamburg’a taşıyarak daha meta bir düzleme çekme fikri, Çatak’ın elindeki en parlak koz. Ancak bu fikri yeterince derinleştirmemesi, onu hızlı söndürüyor. Yakın planlarla kurduğu kısa süreli illüzyonlar dışında, bu tercih her iki şehir için de ekranın ortasında yanıp sönen bir kırmızı puntodan ibaret kalıyor. Hikâye İstanbul’a taşındığında ise merkezdeki çiftin etrafının fazlasıyla klişe karakterlerle doldurulduğunu görüyoruz. Bir zamanlar Berkun Oya’nın Bir Başkadır’ını bile geç kalmışlıkla eleştirmiştik. Çatak’ın bekâcı ağabey ve liberal anne tasvirleri de benzer şekilde en az on yıl öncesine ait sosyal gözlemler gibi duruyor. Final ise ayrı bir muğlaklık taşıyor. Fırtına sonrası seçilen sessizlikte, yandaş karavanın camından filtresiyle izlenen gökyüzünün temsil ettiği huzurun hangi duyguya karşılık geldiği belirsiz. Aziz ve Derya’yı son ana kadar yargılamamaya özen gösteren film, finalde bu mesafeyi terk edip seyirciden koşulsuz bir kabulleniş talep ediyor.
Hepimizin fazlasıyla aşina olduğu bu manzaraya içeriden baktığımız için, otoriter rejimlerin yarattığı tahribatı anlatan bir filmden politik doğruluğun ötesinde bir “tamlık” bekliyor olabiliriz. Oysa anlatılan her parça, kaçınılmaz olarak bir şeyleri dışarıda bırakıyor. Sarı Zarflar, son çeyrek asrı eksiksiz kavramasa da gerçeğe oldukça yakın bir yerden bakıyor. Bu yüzden filmi yeterince “solcu” olmamakla suçlamayı anlamlı bulmuyorum. Çatak’ın Enis Köstepen ve eşi Ayda Meryem Çatak’la birlikte kaleme aldığı senaryodaki teatral replikleri törpüleyip hayata yaklaştıran Özgü Namal ve Tansu Biçer’in kusursuz performansları bile, filmin aksayan yanlarına göz yummak için yeterli. Oyuncu yönetimindeki başarı, yer yer eğreti duran fikirleri sindirilebilir kılıyor. Bana kalırsa Batı’dan Doğu’ya, Filistin meselesinden LGBTİ+ haklarına kadar uzanan referanslarıyla filmi yalnızca bizim coğrafyamıza hapsetme çabası da pek doğru değil. Çatak’ın alışkanlık haline getirdiği keskin kurgusu, huzursuzluk duygusunu diri tutan Judith Kaufmann imzalı sinematografi ve Marvin Miller bestelerinin kolektif olarak sinirlerimizi altüst etme becerisini de es geçmemek şart.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




















Metin C
6 Nisan 2026 at 12:42
Bir Başkadır ile kıyaslamayı pek doğru bulmadım. Bir Başkadır tam 15 sene geç kalmış, 15 sene öncesinin sorularını soran ve tarafları karikatürleştiren bir yapımdı. Burada o tür karikatürler yok, geç kalmışlık o kadar eskiye dayanmıyor (ki bence hiç dayanmıyor). Filmi ben eğey beğendim; bunda sanırım dediğin gibi oyuncuların payı büyük. Tansu Biçer ve Özgü Namal, aday olabildikleri her yerde ödüller alırlar.