Eleştiri
Project Hail Mary | Deneyim Sinemasının Yeni Zirvesi

Project Hail Mary (Kurtuluş Projesi) | Yönetmen: Phil Lord, Christopher Miller | Oyuncular: Ryan Gosling, Sandra Hüller, James Ortiz, Lionel Boyce, Ken Leung, Milana Vayntrub, Priya Kansara, Malachi Kirby, Liz Kingsman, Mia Soteriou, Orion Lee | Senaryo: Drew Goddard (uyarlama), Andy Weir (roman) | ABD | 156′ | Bilimkurgu, Macera, Komedi
7 dalda Oscar’a aday olan The Martian’ın ardından, Buffy the Vampire Slayer, Angel ve Lost geçmişli Drew Goddard bir kez daha Andy Weir romanlarından birini beyazperdeye uyarlıyor. Ancak bu kez yönetmen koltuğunda Ridley Scott değil, Lego animasyon serisiyle ses getiren Phil Lord ve Christopher Miller var. Yine insanlığın sonunu işaret eden bir krizle karşı karşıyayız; ancak tehdit bu kez doğrudan insan değil. Enerji tüketerek var olan, uzay kökenli bir organizma Güneş’i ve yıldızları söndürüyor. Hızla başlayan geri sayımın iklimleri değiştirmesi ve nihayetinde tarıma da balta vurmasıyla kaynakları tüketmesi söz konusu. Bunun da açlığa ve toplu ölümlere yol açacak olması acil bir önlemi de beraberinde getiriyor. Bu tablo karşısında bilim insanları, astronotlar ve mühendisler güçlerini birleştirerek, bu tek hücreli “kıyamet habercisinin” tüketemediği bir yıldız sistemine doğru tek yönlü bir görev planlıyor. Bu da filmin açılışında tanıştığımız moleküler biyolog ve öğretmen Ryland Grace’i (Ryan Gosling) devreye girdiği yer tam olarak. Çenesi hiç durmayan, zeki ama sosyal becerileri tartışmalı bir karakter Grace. Hikâye ilerledikçe insanlığın umudunun onun omuzlarında olduğu netleşiyor. Ve görev sırasında, kendisiyle benzer bir amaçla uzayın derinliklerine gelmiş, taş görünümlü bir uzaylıyla kurduğu iletişim, anlatıya beklenmedik bir duygusal eksen kazandırıyor.
Phil Lord ve Christopher Miller ikilisinin en büyük gücü, popüler kültürü ve günümüz tüketim reflekslerini çok iyi okuyarak, ticari kaygısını saklamayan ana akım işler üretebilmeleri. Project Hail Mary de bu anlamda Lego evreniyle aynı filmografik çizgiye rahatlıkla oturuyor. Ryan Gosling’in komedi ritminin bu üsluba kusursuz biçimde uyum sağlamasıyla paket daha da parlıyor. Oscar yollarında adını sıklıkla duyacağımız film, eğlendirme, güldürme ve yer yer duygulandırma hedeflerini eksiksiz yerine getirirken, görsel dünyasıyla da seyir zevkini sürekli diri tutuyor. Öyle ki, uzayın ortasında Gosling ile dilimizi konuşamayan, görsel efekt üretimi bir “kaya parçasını” izleyerek saatleri devirdiğimizi dahi unutuyoruz. Tam anlamıyla sinema salonunda deneyimlemek için yapılmış, türü yeniden keşfetmektense olanı en üst seviyede kullanarak seyirciye aldığı biletin karşılığını vermeyi hedefleyen bir iş özetle. Peki bu bir sorun mu? Aksine, niyetini gizlemeyen ve fazlasıyla dürüst bir tercih.
Türkiye’de Kurtuluş Projesi adıyla gösterime giren filmin kaynağından gelen bazı tereddütleri göz ardı etmek zor yine de. Böylesine küresel bir felaket karşısında dünyanın tek bir yumruk olacağı fikrine film de tam anlamıyla inanmıyor aslında. Sandra Hüller’in canlandırdığı ve en büyük karakter özelliği Almanlığı olan, projenin başındaki Eva Stratt karakteri, kaynakların adil paylaşımı konusunda bir uzlaşının mümkün olmayacağını açıkça dile getiriyor. Ancak hemen ardından temsili çeşitlilikle kurulmuş birlik görüntüsü de bu şüpheye tezat duruyor. İnsanlığa dair haddinden fazla umutlu bir hikâye izliyoruz hiç kuşkusuz. Öte yandan, eş ya da çocuk gibi klasik duygusal bağlardan yoksun bir karakterin yalnızca evrene duyduğu saf merak ve sevgiyle hayata tutunması da kıymetli bir tercih. Empati kurdurmak namına her daim ortak bir duyguya oynayan sayısız yapımın aksine, ana karakterimiz Ryland Grace yalnız bir adam. Öyle ki yaptığı işin hakkını vermek, bir taraftan da işkolik olmadan tüm muzipliğiyle var olmak haricinde bir meselesi de yok. Tüm bunların üstüne Grace’i tanıştığı uzaylıyla kurduğu bağ üzerinden “seçilmiş aile” fikrine yaklaşması, filmin en güçlü damarlarından biri.
Lars and the Real Girl gibi küçücük bir filmden çıkardığı kocaman performansından Derek Cianfrance filmlerindeki döktürüşlerine, Blade Runner 2049’u izlenebilir kılmasından Barbie’nin Ken’ine yeni bir kimlik kazandırmasına, artık gerçek bir sinema yıldızı olduğunu herkesin bildiği Ryan Gosling, kariyerinin zirvesine iliştirilebilecek biçimde avcunun içine alıyor seyirciyi. Her ne kadar duygusal kırılganlığın tekrar ettiği anlar olsa da, Gosling performansıyla geriye dönüşlerde bağlamı kimi zaman bozan dağınıklığı büyük ölçüde toparlıyor. Ancak filmin asıl problemi final düzlüğünde. İklim krizi gibi son derece güncel ve yakıcı bir meseleyle açılan hikâyede, mesajı keskinleştirmek yerine güvenli bir alana çekilmiş. Anlatı, risk almaktansa dostluk ve dayanışma temalarına yaslanmayı tercih ediyor. Bu da filmin tonunu yer yer Pixar estetiğine yaklaştıran, steril bir maceraya dönüştürüyor. Lord & Miller ikilisi, ikinci yarıda ağırlık taşıyan fikirlerin hepsini budamayı seçiyor.
Denis Villeneuve’ün mış gibi yaptığı, Christopher Nolan’ın toptan terk ettiği, Steven Spielberg’ün ise stüdyo normlarına sıkıştırdığı türün yenilikçi değil ancak dürüst bir örneği olarak görüyorum yine de Project Hail Mary‘i. Elbette sinemanın var oluşuyla kurduğumuz ilişkinin izlediklerimizi değerlendirirken fikirlerimizi epey gölgelediği aşikar. Ancak bu deneyim sineması da artık çağımızın bir gerçeği ve Project Hail Mary, attığı taşla kimsenin kafasını yarmadan ve ciddiyetsizliğini de makul bir şekilde meşrulaştıran akışıyla tüketilmeye pek müsait. Belki yaşımdan sebeptir bilmiyorum, sinema salonuna her ziyaretimi değerli bulsam da, bana büyürken eşlik etmiş büyük ölçekli yapımların beni salondan hoş ve aslında altı da pek boş bir hisle uğurlamasını da anımsattı açıkçası. Bir kere de Ryan Gosling ve ürküten uzay gemileri için yumalım gözlerimizi, ne olmuş? Arrival gibi kendini ciddiye ala ala kasılsaydı daha mı iyiydi?
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



















