Dizi Eleştirisi
Widow’s Bay (1. Sezon) | Apple’ın Yeni Silahı

Widow’s Bay (1. Sezon) | Yaratıcı: Katie Dippold | Oyuncular: Matthew Rhys, Kate O’Flynn, Kevin Carroll, Dale Dickey, Stephen Root, K Callan, Christian Clemenson, Jeff Hiller, Nancy Lenehan, Beck Nolan, Charles Van Flaherty, Neil Casey, Hamish Linklater, Betty Gilpin | 31~48′ | Apple TV
Durmaksızın övgüler yağdırdığım Apple TV için bir kez daha saygı duruşunda bulunma vakti geldi. İsimlerindeki artı işaretini çoktan atmalarına rağmen Türkiye pazarına hâlâ girmemelerinden yakınmayı bıraktım artık. Bunun yerine, bu platformu ayakta tutan işletme modelinden söz etmek istiyorum. Malum, Apple ürünleri uzun zamandır hayatlarımızın ayrılmaz bir parçası. Rakiplerinden çok daha yüksek fiyatlarla satışa sunduğu cihazlar; dayanıklılıkları, kullanım kolaylıkları ve yıllar içinde oturttukları standartlar sayesinde tüketicinin gözünde ayrıcalıklı konumlarını koruyor. Bulut servislerinden abonelik hizmetlerine kadar uzanan devasa ekosistem de şirketin gelir makinesini sürekli çalışır halde tutuyor. Variety’nin haberine göre Apple, 2024 yılında 93.7 milyar dolar kâr elde etti. İlginç olan şu ki, bu tablonun içinde Apple TV’nin katkısı yok, aksine zarar hânesinde yer alıyor. Şirketin televizyon tarafına yaptığı yaklaşık 4.5 milyar dolarlık yatırımın karşılığında 1 milyar dolarlık kayıp söz konusu. Üye sayısı da rakiplerine kıyasla oldukça mütevazı. Ancak burada kritik bir fark var. Apple, toplam gelirlerinin yalnızca küçük bir kısmını temsil eden bu bölümün zararını, yarattığı kültürel etki sayesinde tolere edebiliyor. Çünkü Apple TV, şirkete yalnızca abonelik geliri değil, prestij de kazandırıyor. Netflix’in ya da başka bir medya devinin milyarlarca dolar harcayarak bile doğrudan satın alamadığı şey de tam olarak bu.
Neredeyse hiç reklam yapmadan, yalnızca kamera önünde değil kamera arkasında da sektörün en yaratıcı isimleriyle çalışan Apple TV’nin sessiz sedasız yarattığı başarı hikâyelerine bir yenisi daha eklendi: Widow’s Bay. Katie Dippold’un, yirmi yıl önce Parks and Recreation yazar odasına girebilmek için geliştirdiği küçük bir fikir, bugün televizyonun en özgün işlerinden birine dönüşmüş durumda. Son yılların en güçlü ilk sezonlarından birini sunan dizi, New England’ın ürpertici adalarından birinde geçen bir ofis komedisi, klostrofobik ada mitolojisinden beslenen atmosferik bir korku hikâyesi ve geniş karakter kadrosuna dramatik derinlik tanımayı başaran bir karakter çalışması aynı anda. Hikâyenin merkezinde, yaşadığı adayı ABD’nin yeni Martha’s Vineyard’ına dönüştürmeye çalışan bir belediye başkanı var. Ancak yıllardır kulak ardı ettiği, yerel halkın dilindeki uğursuzluk hikâyeleri teker teker ete kemiğe bürünüyor. Çok geçmeden adanın üzerindeki lanetin gerçek olabileceğine dair işaretler çoğalınca da sezon, burada doğan insanların anakaraya sağ salim ulaşmasını engelleyen gizemin kökenine inmeye çalışan bir mücadeleye dönüşüyor.
Başrolde ise Brothers & Sisters, The Americans ve Perry Mason ile televizyonun vazgeçilmez yüzlerinden birine dönüşen Emmy ödüllü Matthew Rhys var. Rhys, eşini kaybetmenin yasını hâlâ taşıyan, bir yandan da adadan çıkamamanın yarattığı öfkeyi ergenlik çağının kaprislerine ekleyen oğlunun yarattığı huzursuzluklarla boğuşmaktaki belediye başkanı Tom Loftis’e hayat veriyor. Zaten yerinde sayan bir adayı kalkındırmaya çalışırken omuzlarındaki yük her geçen gün artıyor; tüm hurafelere sıkı sıkıya bağlı ada sakini Wyck’in (Stephen Root) bitmek bilmeyen itirazları ve beceriksizlikleriyle ün salmış çalışma arkadaşları da bu yükü hafifletmek yerine ağırlaştırıyor. Fakat Widow’s Bay yalnızca bir gizem hikâyesi anlatıyor diye geçiştirilmemeli. Biraz daha derine indikçe, dizinin Amerika’nın geçmişiyle hesaplaşmaktan kaçan yönlerine dair daha büyük bir şey söylediğini görüyoruz. Senaryo, tüm kartlarını açmadan ve gizeminin merkezindeki ada organizmasını tam anlamıyla açıklamadan, onun üzerinden bir ülkenin tarihsel hafızasını sorguluyor. 250. yıl kutlamalarına hazırlanan Amerika’ya ayna tutarken, geçmişi görmezden gelmenin ya da üzerini örtmenin de bir bedeli olduğunu hatırlatıyor. İşin etkileyici tarafı ise dizinin bunu yaparken türler arasında olağanüstü bir rahatlıkla dolaşabilmesi. Bir sahnede kahkahalar attırırken birkaç dakika sonra gerçekten kasvetli bir korku atmosferi yaratabiliyor. Daha da önemlisi, bu geçişlerin hiçbirinde absürtlüğe sığınmıyor. Mizahı da korkuyu da ciddiyetini bozmadan taşıyabilmesi, benzerine kolay kolay rastlamadığımız türden bir yetkinliğin eseri.
Cehennem kimliğini iyi kamufle eden adanın, ziyaretçilerini türlü numaralar etrafında heba etmemesi bence önemli. Benzer gerçeküstü hikâyelerin sıkça düştüğü, seyirciyi sürekli ters köşeye yatırma ve her bölüm yeni bir sürprizle şaşırtma tuzağında kan kaybetmiyor Widow’s Bay. Komedi alanında hep doğru yere ama abartmadan temas edebilme kaygısının gerisine düşüyor her şey. Huzursuzluğu yavaş yavaş büyütüyor; karakterleri ve seyirciyi aynı ritimde bu atmosferle yüzleştiriyor. Bu sayede Tom Loftis’in ötesinde de neredeyse bütün ada sakinleri yaşayan insanlara dönüşüyor. Her birinin kendine özgü varlığı ve hikâyesi, seyirciye uzun zamandır bu ekibin bir parçasıymış hissi veriyor. Çocukluğunda söylediği bir yalanın bedelini yetişkinliğinde sosyal becerileri körelmiş biri olarak ödeyen Patricia ve performansıyla Kate O’Flynn, televizyonun uzun süredir ihtiyaç duyduğu türden taze bir enerji getiriyor. Barry sonrası özlediğimiz Stephen Root, bağımsız sinemanın kraliçelerinden Dale Dickey, konuk oyuncu kavramına yeni anlamlar kazandıran Betty Gilpin ve Hamish Linklater ile sezon finalinin gizli silahı K Callan da mutlaka anılması gereken isimler arasında. Kısacası, dizinin yaratıcısı Katie Dippold’un Parks and Recreation yıllarında edindiği ekip ruhu anlayışı burada da baskın. Widow’s Bay‘in başarısı yalnızca merkezindeki gizemden değil, seyircinin birlikte vakit geçirmek isteyeceği bir topluluk yaratabilmesinden de kaynaklanıyor.
Apple’ın bile bu ölçekte bir başarı beklemediği Widow’s Bay, şimdiden Emmy yarışının güçlü adaylarından biri. Oylama dönemine denk gelen bu momentumun adaylık listelerine yansıması sürpriz olmayacaktır. HBO’nun ağır topları The Comeback ve Hacks karşısında nasıl bir konum alacağı belirsiz olsa da, erken gelen ikinci sezon onayı dizinin uzun vadede Emmysiz kalmayacağını garantiliyor. Tüm bunlara ilaveten, sürprizleri de bozmadan finaldeki Tom ile Ruth arasında geçen diyaloga da değinmezsem olmaz. Bu tür hikâyelerde genellikle tüm mesajın finale yığılmasına mesafeli yaklaşsam da, Katie Dippold burada da eşi benzeri olmayan bir denge kuruyor ve anlatının temasını didaktikleşmeden görünür kılıyor. Dizinin önerdiği şey aslında net; kötülüğün ve karanlığın sürekli var olduğu bir dünyada, taraf olmamak da bir seçim. Widow’s Bay, geçmişin gölgesini inkâr etmek yerine onunla yaşamanın ağırlığını hatırlatırken, bizi biz yapan şeyin çoğu zaman verdiğimiz küçük ama geri dönüşsüz kararlar olduğunu söylüyor. Sezonun yarısında yönetmen koltuğuna oturan Hiro Murai’nin görsel kodlarını oluşturduğu, Ti West’in de geçmişe dönen bölümde tür bilgisiyle katkı yaptığı Widow’s Bay adasına hiç düşünmeden yelken açmanız için daha konuşmaya devam edebilirim ama bu kadarı yetecek galiba. Emmy adayları açıklandığı gün tekrar görüşürüz!
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



















