Basın Odası
Kane Parsons: “Backrooms’u bir korku filmi olarak görmedim”
Backrooms ile internetin en dikkat çekici korku fenomenlerinden birini beyazperdeye taşıyan genç yönetmen Kane Parsons, Altın Küre seçmenleri için düzenlenen basın toplantısında filmin çıkış noktasını, belirsizliği neden anlatısının merkezine yerleştirdiğini, YouTube’dan Hollywood’a uzanan yolculuğunu ve Backrooms‘un ardındaki yaratıcı süreci anlattı.
Backrooms, bilinçli olarak belirsiz bırakılmış bir film. Belirsizlik seni kişisel olarak da cezbeden bir anlatım biçimi mi, yoksa bu hikâyeye özgü bir tercih miydi?
Bence her zaman belirsizliğe yöneliyorum. Sinemaya da büyük ölçüde internet üzerinden üretilen film projeleriyle ilgi duymaya başladım. Hayatı yalnızca sanat aracılığıyla değil, yaşadığımız dünyanın kendisini merak ederek anlamaya çalışıyorum. Gerçek hayatta hiçbir zaman sonunda karşınıza çıkıp neyi doğru, neyi yanlış yaptığınızı söyleyen biri olmuyor. Hayatın doğasında böyle bir boşluk var ve bu yüzden belirsizlik yaptığım her işin doğal bir parçası hâline geliyor. Backrooms gibi sıra dışı bir bilimkurgu fikrinde de seyircinin karakterlerden daha fazla şey bilmesini istemedim. Benim ilgimi çeken şey kesin cevaplar vermek değil; iyi araştırılmış, güçlü ihtimaller sunmak.
YouTube’daki kısa videolardan uzun metrajlı bir filme geçmek senin için bir kısıtlama mıydı, yoksa yeni olanaklar sundu mu?
Aslında ikisi de diyebilirim. Bazı alanlarda sınırlandık ama başka alanlarda çok şey kazandık. Ben Backrooms evrenini dalları farklı yönlere uzanan bir ağaç gibi görüyorum. YouTube serisinde insanlar bu dünyanın kurallarını çözmeye çalışıyordu ve bunun ayrı bir keyfi vardı. Filmde ise tek bir duygusal hikâyeye odaklanıp bunu doksan dakikalık klasik bir anlatı içinde kurmak istedik.
Bir noktada şunu da kabul ettik; gerçekçi olduğu için bir karakteri yirmi beş dakika boyunca aynı koridorda yürütmenin anlamı yok. YouTube’da insanlar videoyu durdurabilir, ileri sarabilir. Sinema salonunda ise izleyicinin dikkatini çok daha bilinçli yönetmeniz gerekiyor. Üstelik bu kez mekânları gerçekten inşa edebilecek imkânlara sahiptik. Bu da filmi bambaşka bir seviyeye taşıdı.
Film farklı yaş gruplarından izleyicilere ulaştı. Sen en başından belirli bir hedef kitle düşünmüş müydün?
Hiçbir zaman yaş grupları üzerinden düşünmedim. Açıkçası önce kendim için film yapıyorum. Soyut bilimkurgu fikirlerine benim kadar ilgi duyan insanların aynı ayrıntılardan heyecan duymasını umuyorum. Aslında Backrooms‘u hiçbir zaman bir korku filmi olarak da görmedim. Elbette öyle pazarlanacağını biliyordum ama benim amacım insanları korkutmak değildi. Daha çok onları düşünmeye, insan ile dış dünya arasındaki ilişkiyi sorgulamaya davet etmek istedim. Filmin korkutucu anları var ama özünde gizemli görünen bir dünyanın içine yerleştirilmiş sağlam bir bilimkurgu mantığı ve güçlü bir nostalji hissi bulunuyor.
Sence genç yönetmenler, özellikle de internetle büyüyen kuşak, kendi jenerasyonuna hitap etme konusunda önceki kuşaklardan farklı ne biliyor?
Bunun kesin bir formülü olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar bunu tarif etmeye çalışıyor ama bence büyük ölçüde sezgisel bir şey. İnternetle büyüdüğüm için bazı refleksler zihnime doğal olarak yerleşti. Çoğu zaman kendi kuşağımın neden belirli şeylere tepki verdiğini ben bile sonradan fark ediyorum.
Sürekli yorumları okumak, insanların nasıl tepki vereceğini öngörme konusunda sizi geliştiriyor. Belki de genç kuşak sosyal medyada oluşacak yankıyı daha iyi tahmin edebiliyor. Ama bunun da herkeste aynı şekilde çalıştığını söyleyemem.
Hollywood son yıllarda YouTube kökenli yönetmenlere daha fazla kapı açıyor. Sence bunun nedeni ne?
Ben de hâlâ kendimi tam anlamıyla içeride hissedemiyorum ama bana göre bunun nedeni oldukça açık. Bugün internette büyüyen gençler fikirlerini YouTube üzerinden yayımlıyor. Kırk yıl önce doğmuş olsalardı belki aynı fikirleri başka yollarla hayata geçireceklerdi. Değişen şey yalnızca üretim kanalı. YouTube çok önemli bir avantaj sunuyor: Bir fikrin insanlarda karşılık bulup bulmadığını çok hızlı görebiliyorsunuz. Ben ilk kısa filmimi yayımladığımda daha yirmi milyon izlenmeye bile ulaşmadan insanların dikkatini çekmeye başlamıştı. Aslında fikirlerin rekabeti eskisiyle aynı. Sadece teknoloji bu süreci inanılmaz hızlandırdı.
Filmde mekânların adeta yaşayan varlıklarmış gibi hissettirmesi çok etkileyici. Bu yaklaşım senin için ne kadar kişisel?
Her zaman binaların ve mekânların kendilerine özgü bir karakteri olduğunu hissetmişimdir. Nedense cansız mekânlara insani özellikler yükleme eğilimim var. Özellikle yeniden çekimler sırasında birkaç gün boyunca kendimi tamamen bu düşünceye kaptırdım. Sanki bu mekânlar gerçekten yaşayan, insanlığın içinde sessizce var olan tuhaf bir organizmaymış gibi düşünmeye başladım. Kulağa biraz çılgınca geliyor ama o ruh hâline girmek film için ilginç fikirler üretmemi sağladı. İşimin beni zaman zaman alışılmış düşünce biçimlerinden uzaklaştırmasını seviyorum.
Filmdeki VHS görüntü estetiğini nasıl yakaladınız?
Aslında bu yöntem YouTube döneminden geliyor. Görsel efektlerle uğraşırken insan karakterleri canlandırmanın ne kadar zor olduğunu fark etmiştim. Bunun yerine kamerayı karakterin yerine koyup bulunan görüntü estetiğini kullanmaya başladım. O görüntünün gerçekten eski görünmesi için videoları evimdeki gerçek bir VHS sisteminden geçiriyordum. Filmde de aynı yöntemi kullandık.
Elbette çekimleri modern dijital kameralarla yaptık çünkü görsel efektler açısından buna ihtiyacımız vardı. Ama tüm süreç tamamlandıktan sonra görüntüleri gerçek VHS kasetlere kaydettik, farklı bozulma katmanları oluşturduk ve bunları birleştirdik. Aslında düşündüğünüz kadar karmaşık değil. Görüntüyü banda kaydediyorsunuz, sonra tekrar banttan alıyorsunuz. Temel fikir bu kadar basit.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



















