Eleştiri
Fatherland | Pawlikowski’nin Yeni Fotoğraf Albümü
Pawel Pawlikowski’nin benim yönetmenim olmadığını kabul ederek gireyim söze. Ida ve Cold War‘ı yere göğe sığdıramayanların karşısında fazla heyecanlanmamış, yönetmenin biçimsel titizliğinin altında boğulan filmlerine de ilgi duymayı hiçbir zaman başaramamıştım açıkçası. Ama dünyanın geri kalanı benimle aynı fikirde olmadığı için, bir üçleme olarak düşünülebilecek serisinin yeni intihar ve Nazi Almanya’sı takıntılı ayağı Fatherland‘i de aramızdaki mesafeyi kapatmak için bir fırsat olarak değerlendirmek istiyordum. Bu kez Thomas Mann gibi hayatı birkaç filme sığacak kadar malzeme barındıran bir konu mankeni olduğu için de ayrıca dikkat kesildim tabii. 1949’da Amerika’dan Almanya’ya dönen, ülkenin ikiye bölünmüşlüğünün ortasında hem Doğu hem de Batı tarafından bir yerlere çekilmeye çalışılan bir adam zaten Pawlikowski’nin sevdiği ya da ilgisini saklamadığı bütün meseleleri aynı torbaya koyuyor: Parçalanmış bir anavatan, sürgün, buna bağlı ideolojik bölünmeler, geçmişle bugünden yeniden hesaplaşma ve aidiyet duygusunun ellere karıştığı bir memleketsizlik hâli. Fakat tıpkı Ida ve Cold War‘da olduğu gibi Pawlikowski bu temaların hepsine birer süs muamelesi göstermeye devam ediyor. Yani ben ne kadar aksini arzu etsem de bir kez daha büyük fikirlerin etrafında dolaşan, biçimine haddinden fazla âşık, cılız bir metin var yine elimizde.
İrlandalı edebiyatçı Colm Tóibín tarafından yazılan Thomas Mann biyografisinden esinlenilerek senaryolaştırdığı Fatherland‘e ille de belli başlıklara itaat etmek zorunda olan bir “belgesel” muamelesi yapmak istemiyorum elbette. Ancak Mann gibi bir yazarın bütün kimliğinden arındırılarak tamamen karton bir yazar olarak arka plana yerleştirilmesinin amacını anlamıyorum. Hele ki bu kadar tartışmalı bir figürken. Filmin geçiştirip “Nobel ödüllü yazar, kıymetinin bilinmediği ülkesine dönüyor.” anlatısına indirgediği kalemin; kendi cinselliğiyle, faşizm karşısındaki muğlak konumuyla ve aile içi ilişkileriyle bugün bile yapıtlarının yeniden değerlendirilmesine yol açan epey tartışmalı bir geçmişi mevcut. Filmde anlatılan, oğlu Klaus’un intiharının ardından kızı Erika ile arasındaki zaten sorunlu ilişkinin sekteye uğramasında bile müthiş nahif bir betimleme var ama. Çok daha sert kapılara açılan, Thomas Mann’ın sanat ile siyaset arasındaki mesafeyi korumaya çalışmasının da etkilerinin hissedildiği yaşanmışlıklar, Pawlikowski onun ahlaki tavizlerini, çelişkilerini ve tartışmalı kararlarını yeterince kurcalamadığı için entelektüel dekora dönüşmüş. Faşist bir geçmişten çıkan bir ülkenin, sanatçısını kendi siyasi meşruiyetinin belgesine dönüştürmeye çalışması gibi bugünle de kolaylıkla bağ kurulabilecek bir mesele olsa da, Fatherland bunlara değinmek yerine zarifçe üstünden atlamayı tercih ediyor.
Almanya sınırlarında geçen her filmin vazgeçilmezine dönüşmüş Sandra Hüller’in Erika’sı da en az film kadar tek boyutlu. Hüller, taşıdığı öfkeyi, babasına karşı belli belirsiz koyduğu mesafeyi ve tüm o yolculuğun sonlara doğru üzerine çöken yorgunluğunu, senaryo ona vermediği hâlde fazlasıyla hissettirmeye gayret ediyor. Büyük bir kısmında da başarılı olduğu kesin. Ancak karakterin kendisi, babasının ve Thomas Mann olarak kimliğinin yanında duran, onun gündelik işlerini halleden sıradan bir kadın figürü olarak yazıldığı için yapabilecekleri sınırlı elbette. Film onu merkeze almış gibi yapıp yine erkek dehasının yörüngesinde tutuyor. Hanns Zischler’in Mann’ının ketumluğu ise oyuncunun tercihleriyle örtüşüyor. Ancak baba-kız arasındaki soğukluk, Pawlikowski bu tip ilişkilenmeleri bir norma dönüştürdüğü için dramatik gerilimden istediğimizi alamıyoruz. 82 dakikalık süresi (hatta jeneriği silip atarsak 75 dakika), filmin neredeyse en büyük erdemi hâline geliyor bu durumda. Seyirciyi ızdırabından hızlıca kurtarıyor, Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü La bola negra‘nın yönetmenleri Javier Calvo ve Javier Ambrossi’yle paylaşan Pawel Pawlikowski.
Tabii benim bir diğer önemli şikâyetim de artık tekdüzeleşen bu aşırı özenli görsel dünya. Filmin neden çalışmadığını daha görünür hâle getiren bir tercih artık bu mesafeli tasarım. Łukasz Żal’ın artık beyazı da siyah olmuş görüntüleri, Almanya’nın savaş sonrasındaki yıkıntılarını, otellerin ve arabaların tüm o enkaz içerisindeki sırıtan sıkışmışlığını parlatsa da iç mekânlarda neredeyse hiçbir şey görünmüyor. Fotoğrafçılığa öykünen ya da geçmişi oradan gelen pek çok sanatçıda olduğu gibi Pawlikowski’nin kadrajları tamamen bir atlama noktasına dönüşmüş artık. Yönetmenin önce kafasında görsel dünyayı kurup senaryoyu onun üzerine yerleştirdiği çalışma biçiminin burada fazlasıyla hissedildiğini düşünüyorum. Dolayısıyla Fatherland‘in tam olarak Thomas Mann hakkında olmamasına da şaşırmıyoruz tabii ki. Mann’ın duvarına asılabilecek fotoğraflardan oluşan bir albüm demek daha doğru olur bu noktada. Görüntünün her zaman söyleyecek bir şeyi varmış gibi dururken senaryo çoğu zaman aynı cümleyi tamamlayamıyor. Ida ve Cold War‘da biçimsel disiplinin altında biriken duygu ve karakterler bu estetiği taşıyabiliyordu. Burada ise biçim, içeriğin önüne geçiyor. Film siyah-beyaz olmanın ötesinde neredeyse elli ton gri ve ne karakterleriyle, ne politikasıyla, ne de aile dramıyla bir kırılma yaratıyor.
Yine de Fatherland‘e kötü yapılmış bir film demeye dilim varmıyor elbette. Dış mekânda ve aydınlıkta çekilmiş bazı sahneleri gerçekten nefes kesici. Pawlikowski’nin sürgün, bölünmüş ülkeler ve kendine ait olmayan siyasi düzenlerin arasında sıkışmış insanlar üzerine üçüncü kez dönmesi, bu kez keşiften çok tekrara benziyor. Ida ve Cold War’da arka planda duran meseleler burada filmin bütününü kaplıyor ama onları taşıyacak kadar güçlü karakterler ve duygular yaratılmıyor. Thomas Mann’ın “ev neresi?” sorusuna verilen cevapsızlığın filmin temel duygusu olması anlaşılır; ancak filmin kendisi de bir süre sonra aynı soruya dönüşüyor. Bakması çoğunlukla güzel olan bir filmin, üzerine düşünmeye çalışacak malzeme sunmaması tat kaçırıcı elbette. Büyük bir hayatı küçük bir hikâyeye dönüştürmek yerine, belki de isimsiz ve kurmaca bir karakterle aynı sularda yüzmesi Pawlikowski adına daha hayırlı olabilirmiş.

Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



















